TEVFİK FİKRET (1870-1915)

 

Edebiyatımızdaki halkçılık ve milliyetçilik ülküsünün önderlerinden sayılan Fikret, istibdat idaresinin en karanlık günlerinde pervasızca şöyle haykırıyordu:

            “Gafletlere, zilletlere, zulmetlere lanet

              Sen doğ bize, sen doğ bize ey fecr-i hakikat.”

 

            Hiçbir kuvvete boyun eğmeyen Fikret, Han-ı Yağma şiirinde İttihat ve Terakki idaresini can evinden vurmuştu:

            “Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin

              Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.”

 

            Fikret’in vatan ve hürriyet hislerimizi coşturan; gençliğe, güzellik, iyilik, doğruluk ve insanlık duygularını telkin eden şiirleri, dünkü neslin hala ezberindedir.

            Fikret için, Aşiyan’da yapılan ilk ihtifale Atatürk de katılmış; filozof Rıza Tevfik, hazır bulunanlara ve Fikret’in eşine:

            -Anafartalar kahramanı meşhur Miralay Mustafa Kemal Beyefendi diyerek kendisini takdim etmişti. Atatürk, Fikret’ten bahsederken:

            “Onu biz mektep sıralarında okurduk. Ondaki heybet, ondaki vakar, hiçbir şairimizde yok, demiştir.

 

***

 

            Fikret’in Galatasaray Lisesi Müdürlüğü’nden istifası üzerine, o zaman Maarif Nazırı bulunan Emrullah Efendi bu vazifeye Salih Zeki Bey’i tayin etmiş ve “Şairin yerine alim geldi.” demişti. Bunu duyan Fikret şu  dörtlüğü yazmıştır:

            “Vakıa insan hata eyler fakat bir şaire

              Gelmemişti aklına hiç kimsenin cahil demek.

              Başkası olsa ne amma, doğrusu bir nazıra

              Ne revadır böyle haddinden ziyade b.. yemek.”

 

***

            Servet-i Fünun yıllarında Fikret’in mizacı başkalaştı. Titiz ve hırçın oldu. Bunu ben bile fark ediyordum. Babamla matbaaya ekseriya beraber giderdik.ben bir köşede, ele geçirdiğim mecmuaları karıştırırken onlar, ikisi konuşurlardı. Her seferinde Fikret’in bir şikayeti, bir tezallümü olurdu. Babam da kendisini teskine, teselliye uğraşırdı. Çok defa üstad galebe eder, babamın da yüzü güler, mesele kapanırdı.

            Lakin bir defasında kapanmayıverdi. Servet-i Fünuncular ikiye bölündüler.  Ayrılıp da kısmen Baba Tahir’in Malumat’ına geçenleri düpedüz istiskal etmişti. Haklı mı idi, haksız mı? Bu perakende hatıralar bu cihetin münakaşasına müsait değildir. Şu var ki, Tevfik Fikret daha düne kadar arkadaşlık ettiği onları hicvetti:

            “Ayn Nadir hakaret gördü gitti.

              Sezai fazla hürmet gördü gitti.

              Hele Tahir Bey’in ahvali malum

              O, Tahir’le karabet gördü gitti.”

 

***

 

Servet-i Fünun kapandıktan sonra Fikret Rumelihisarı’na göçmüş, babasının yalısında inzivaya çekilmişti. Her biri Abdülhamit’in istibdadını hedef tutan ve birer bomba gibi patlayan manzumelerinin çoğunu orada yazdı. Hemen hiç kimse ile görüşmüyordu. En sık bize geliyor veyahut babam ona gidiyordu. Hırçınlığı büsbütün artmıştı. Aynı zamanda pek de alıngan olmuştu.  Ufacık bir hareketten, bir ihmalden, hoşuna gitmeyen bir sözden o saat rencide oluyor ve bunu belli ediyordu. Nazarında herkes az çok şaibeli idi. Ölüler bile…

           

“Milyonla barındırdığın ecsad arasından

              Kaç nasiye vardır çıkacak pak ve dırahşan.”

            Hasta idi, şüphesiz. Şeker hastalığı onun benliğini sinsi sinsi kemiriyordu. Önce asabı, sonra ciğerleri bu illetin zebunu oldu. O vakit şeker hastalığının tedavisi perhizden ibaretti. Fikret perhiz ettikçe zayıfladı. Zayıfladıkça umumi ahvali daha da bozuldu. Çok sevdiği Mekteb-i Sultani’den uzaklaştırılması da maneviyatını ziyadesiyle sarsmıştı. Dünyaya bütün bütün küstü “millette ümit ettiği feyzi” de kendi telakkisine göre, görememişti. Meşrutiyet memlekete hürriyeti getirmemiş, bilakis tamamıyla ortadan kaldırmıştı.

            Planlarını bizzat çizdiği ve yapısında bir ırgat gibi çalıştığı Aşiyan’ında, o kocaman vücut verem mikroplarının zebunu olarak 19 Ağustos 1915 yılında öldü.

            19 Ağustos … Bu tarih dikkate şayandır. Çünkü Abdülhamit’in cülüs günü de böyle ağustosun on dokuzuna rastlar. Hürriyetin en büyük aşığı Tevfik Fikret’in hürriyetin en büyük düşmanı bir padişahın cülus gününde ölmesi garip bir tevafuk değil mi?

 

 

FİKRET’İN YALISI

 

Şair Tevfik Fikret’in Rumeli Hisarı’nda bir yalısı vardı. Yalı bir aralık uzun müddet kiracısız kalmıştı. Fikret, nadir görülen keyifli zamanlarının birinde hem yalının kirasını ayda on liradan sekiz liraya indirdi, hem de şu kıt’ayı büyük harflerle bir kağıdın üzerine yazarak yalının camına astı.

“Gel beri varsa cebinde para

 Verilir işbu yalı icara

 Evvel on altın idi, şimdi sekiz

 Sahibi bakmıyor artık kara.”

 

 

 FİKRET İÇİN

 

            O senin bilmediğin, görmediğin

            Kari’lerden biri

            Senelerden beri

Kalbinde taşır

O görmeden sevdiği

Ta çocukken gönül verdiği

“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür”

Şairi

O hisarlardaki yüksek

İnsanlara küsmüş gibi tek

Manalı yuvan

Gökten iniyormuş sanılan

O halavetli selam

O duruş, o eda

O asırlık sislere meydan okuyan

Fosforlu kelam

O ümit, o elem, heyecan

Hep bizler içindi

Hep “Ferda”lar içindi,

Dileğin, kederin, endişelerin

İnsan yüreğinden süzülen

 Nurdan hutbelerin

Şu “bakımsız şahane çınar”

“Hiç kimsesiz avare çocuklar”

Hep o mihraba dökerlerdi uzun dertlerini

Şeffaf kaleminden

Arza inerdi

Duru rahmet ve muhabbet sureleri

Ceberutlar devrilirdi mısralarında

Yalan, riya ve “han-ı yağma”

Yerle yeksan olurdu

Vicdan-ı semavatından yağan

Lanet sağanaklarında

Sonra “Rabbı mümkünat olan beşer”

Ayetlerinin meşalesinde “Bir başka zemin, başka zaman”

Keşfeyleyerek

Bir yepyeni ruhun sabahında

“Amentü”nü söylerdi

Beyaz yolculara

O kadar beklediğin

O kadar özlediğin

Bir başka zemin, bir başka zamana

İnsanlığın erdiği anda

Sana mensup olmanın şerefi

Parıldayacak alnımızda.

                                                                                  Prof. Remziye HİSAR

 

  

 

                                     YAHYA KEMAL BEYATLI ( 1884-1958)

 

                                 Yahya Kemal Beyatlı: Şiirin Kelime Sihirbazı

 

Yahya Kemal, hayatta olduğu dönemde kitap yayınlamamıştır

Lisedeyiz, edebiyat öğretmenimiz Vahit Bey enteresan bir adam. Ders anlatırken laf arasında yazdığı şiir kitaplarından bahseder ama kimse inanmaz. Bazen dalar kendi kendine konuşur, ders kaynar gider.
            Bizim zamanımızda lise edebiyat derslerinin kabusu Divan edebiyatıydı. Hala müfredatın bir parçası mı bilmiyorum (biz mezun olalı bir kuşak daha büyüdü de, o nedenle). Ne anlama geldiğini bugün bile bilmediğim “Mefaülü Mefaülü Faülü” diyerek aramızda alay ederdik.

VAHİT HOCA’NIN SINAV SORUSU
Bir gün Vahit hoca sınav da Yahya Kemal’in ünlü Akıncılar* şiiriyle ilgili bir soru sordu. ODTܒdeki mühendislik eğitimine başlamadan mühendis havasına girdiğim ve edebiyatı hafife aldığım için sınava çalışmamıştım. Soru çok basitti, Akıncılar şiiri hece vezniyle mi, aruz vezniyle mi yazılmıştı. Yaptığımız seçime göre de hangi forma uyduğunu yazmamız isteniyordu.

Biraz edebiyattan anlayan ve bu yazıyı bilerek okuyanların kıs kıs güldüğünü görür gibiyim, açıkçası soruya bakınca göründüğü kadar kolay olmadığını anlamam lazımdı.

Ben “akıllı mühendis adayı”, hemen heceleri saydım ve tespiti yaptım, şiir on dörtlü hece veznine göre yazılmıştı, “5 + 5 + 4”, Vahit Hoca’da ne kadar basit soru sormuştu... kim demiş kolay diye, sınav sonuçları bir geldi, 10 üzerinden 5 almışım. Meğer bizim her satırını hece hece saydığımız Akıncılar şiiri aruz vezniyle yazılmış!

BU ŞİİR HECE VEZNİ DEĞİLMİŞ!
Yahya Kemal öylesine mucizevi bir şiir yazmış ki, aruz vezni gibi teorik olarak hiçbir hece kuralına uymaması gereken bir metin, on dörtlü hece vezni gibi olmuş (en azından amatörler için).

Yahya Kemal Beyatlı Türk şiirinin kelime sihirbazıdır. Sadece onun gibi bir yetenek aruz vezniyle yazılmış bir şiiri on dörtlü hece vezni zannedebilecek biçime getirebilir. Hakkında yazılan yorumlarda bazı şiirlerinde tek bir kelimeyi seçmek için bir ay beklediği anlatılır. Lisedeki edebiyat sınavımdan 15 yılı aşkın süre geçtikten, mühendislik eğitiminden aldığım keskinliği, keyif ararken bulduğum edebiyatla değişirdikten sonra rahatlıkla söyliyeblirim: Üstat Yahya Kemal’ı okumadan Türkçe’nin ne kadar güzel bir dil olduğu anlaşılamaz.



2 Aralık 1884'te Üsküp’te doğdu. 1 Kasım 1958'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Ahmed Agâh. Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci Bey'in oğlu. Annesi Nakiye Hanım ise şair Lefkoşalı Galib'in yeğeni.

TRAKYA’DA BAŞLAYAN HAYAT
Çocukluk yılları Üsküp'teki şiirlerine de yansıyan Rakofça çiftliğinde geçti. 1897'de ailesi Selanik'e taşındı. 1902'de İstanbul'a geldi. Vefa Lisesi'ne devam etti. Jön Türk olma hevesiyle 1903'te Paris'e kaçtı. Bir yıl kadar Meaux okuluna devam edip Fransızca bilgisini geliştirdi. 1904'te siyasal bigiler yüksek okuluna girdi. Jön Türkler'le ilişki kurdu. Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Şahabettin gibi dönemin ünlü kişilerini tanıdı. Şefik Hüsnü ve Abdülhak Şinasi Hisar'la arkadaşlık kurdu. 1912'de İstanbul'a döndü.

1913'te Darüşşafaka'da edebiyat ve tarih öğretmenliği yaptı. Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi dersi verdi. Mütarekeden sonra Âti, İleri, Tevhid-i Efkâr, Hakimiyet-i Milliye dergilerinde yazılar yazdı.

YAZILARIYLA “MİLLİ MÜCADELE”Yİ DESTEKLEDİ
Arkadaşlarıyla "Dergâh" dergisini kurdu. Yazılarıyla Milli Mücadele'yi destekledi. 1922'de barış anlaşması için Lozan'a giden kurulda danışman olarak yer aldı. 1923'te Urfa milletvekili oldu. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Varşova ve Madrid'de ortaelçisi olarak görevlendirildi. Daha sonra sırasıyla Yozgat, Tekirdağ, 1943-1946'da da İstanbul milletvekili oldu. Halkevleri Sanat Danışmanlığı yaptı. 1949'da Pakistan Büyükelçisi iken emekli oldu. Yaşamının son yıllarını İstanbul'da Park Otel'de geçirdi. 1958 yılında İstanbul’da öldü.

Selanik yıllarında "Esrar" takma adıyla şiir yazmaya başladı. İstanbul'da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin'in şiirleriyle tanıştı. İrtika ve Mâlumât dergilerinde "Agâh Kemal" takma adıyla Servet-i Fünun'u destekleyen şiirler yazdı.

Paris'te Fransız simgecilerinin şiirlerine yakınlık duydu. Fransız şiiriyle kurduğu yakınlık, Türk şiirine faklı bir açıyla bakmasını sağladı. Türk şiiri ve Türkçe söz sanatlarını inceledi. "Mısra haysiyetimdir" sözüyle şiirde dizenin bir iç uyumla, musiki cümlesi halinde kusursuzlaştırılması gerektiğini anlatır. Şiirleriyle olduğu kadar şiirle ilgili görüşleriyle de büyük yankı uyandırdı. Ona göre divan şiiri "yığma" bir şiirdi. parçacılık ve belirsizlik üzerine kuruluydu.


 

YAŞADIĞI SÜREDE HİÇ KİTAP YAYINLAMADI
Tanzimat şairleri bu şiiri birleştirme çabalarında yetersiz kalmıştı. Servet-i Fünun'cular yapay ve yapmacık bir dille yetinerek öze inememişlerdi. Oysa sanatçı kendi ulusunun dilini bulmalıydı. Batı'dan edindiği yüksek beğeniyle, Batı şiirine öykünmeyen yerli bir şiire yöneldi. Biçime ağırlık tanıdı. Esinlenmenin yerine dil işçiliğini getirdi. Dize çalışmasındaki titizliği "az ve güç yazıyor" izlenimi uyandırdı. Yaşadığı sürede hiç kitap yayınlamaması da bu izlenimi pekiştirdi. Karşıtları tarafından "esersiz şair" olarak adlandırıldı. Hemen her kesimden eleştiriler aldı.

1918'de Yeni Mecmua'da yayınlanan ürünleriyle büyük ilgi uyandırdı. Daha sonra Edebi Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci, Dergah gibi dergilerdeki şiirleriyle kendini yol gösterici olarak kabul ettirdi. Ölümünden sonra yayınlanan eserleri iki bölüm halinde değerlendirilir.

"Kendi Gök Kubbemiz" ve "Eski Şiirin Rüzgarıyla." Bu iki eser Yahya Kemal'in baş yapıtlarını bir araya getirir. "Eski Şiirin Rüzgarıyla"daki şiirlerden "Açık Deniz", "Itrî", Erenköyü'nde Bahar", "Nazar", "Ses", "Çin Kâsesi", "Deniz Türküsü" şairin çok özel ürünleridir.

Daha çok Nedîm'den yola çıktığı bu şiirlerde, günlük yaşamın parıltısını elden çıkardığı, dekadan bir girişimin aşırı incelikleri ve dil yabancılaşmasıyla bir tür resim sanatına yöneldiği görülür. "Kendi Gök Kubbemiz"deki şiirlerde ise temelde bir "aşk" ve "İstanbul" şairi olarak görünür.

"Vuslat" şiiriyle erotik temaları örselemeden şiire getirir. Bir yandan da tarih tutusuyla dinci ve milliyetçi bir görünüm kazanmaya başlar. "Süleymaniye'de Bayram Sabahı", "Ziyaret", "Atik Valide'den İnen Sokakta" gibi şiirleri bu durumun örnekleridir. Düzyazıları "Peyam" gazetesinde yayınlanan yazılarıyla, "Çamlar Altında Sohbetler"den oluşur. Bu yazılardan bazıları "Süleyman Sadi" ya da "S.S" imzasını taşır. Ayrıca Büyük Mecmua ve Dergah'ta söyleşiler yaptı, eleştiriler yazdı, bunları Hakimiyet-i Milliye gazetesinde sürdürdü. Bitmemiş şiirlerinin bir bölümü 1976'da "Bitmemiş Şiirler" adıyla yayınlandı.
 AKINCILAR
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz gunu geçtik tunadan kafilelerle

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtigi yoldan

Bir gün doludizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlanık o hızla

Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde
Hala o kızıl hatıra titrer gözümüzde

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

 

Yahya Kemal neşeli bir sohbette, yanında bulunan Abdülbaki Gölpınarlı ve Rıfkı Melül’e şu beyti okumuştu:

            “Baki Efendi, Rıfkı Melül bir de bendeniz

             Bizler ikinci devre Melamilerdeniz.”

 

 

            Abdullah Cevdet, Bahr-i Cedid vapuru ile Abdulhamit tarafından Trablusşam’a sürülünce Yahya Kemal şu beyti yazdı:

            “Uğraşmanın neticesi, Abdlhamiit ile

             Berr-i Atik’i boyladı, Behr-i Cedid ile.”

 

 

YAKUP KADRİ İÇİN

 

            Yahya Kemal’i eşekle tura çıkan Yakup Kadri için söylediği beyit meşhurdur:

            “Vatka ki emr-i Hak Cebel-i Nur’dan gelir

 Yakup eşek-süvar olarak Tur’dan gelir.”

 

 

HOROZ

 

Şair Hseyin Siret Bey’in yazdığı bir şiir, şu iki mısra ile bitiyordu:

            “Reh-güzarında bir garip horoz

             Sanki eyler benimle istihza.”

           

Bu manzumeyi dinleyen Yahya Kemal, nükteyi tutamamıştı:

-         Horozun hakkı var! dedi.

 

 

DAMAT FERİT PAŞA

 

            Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Damat Ferit, Sevr’i imzalamaya gidiyordu. Bebek’teki yalısından karşıdaki vapura binmek için hareket etti. Vapur kalkacağı sırada her nedense çıpası bir türlü kurtulmuyor, zincirler Bebek şamandırasına dolanıyordu. Bu sırada, Bebek gazinolarından birinde oturmakta olan Hamit ile Yahya Kemal, birbirlerini tamamlayan birer mısra söylediler:

            Hamit – Söyle bir gün gelirse sırası

            Kemal – Ne idi kastın Bebek Şamandırası.

 

 

 

AHMET HAŞİM (1885-1933)

 

            BİT

            Ahmet Haşim, Nazım Hikmet’e düşmandı. Eski İstiklal Mahkemesi azalarının  da bulunduğu bir mecliste, sesini dehşetle ürperterek yumruğunu masaya vurdu:

            -Neden bu alçağı asmıyorsunuz, neden?

Haşim’i kızdırmayı seven bir dostu sordu:

-         Neden asalım?

-         Komunist…

Dostu gülümseyerek cevap verdi:

-         Haşim, bu memlekette mürteci var mı?

-         Var…

-         Saltanatçı?

-         Var…

-         Halifeci?

-         O da var.

-         Eh, ne olur, bir de komunist bulunsun!

Haşim zehir gibi bir kahkaha attı:

            - Beyefendi, beyefendi… Sizin başınızda bir bit bulunsa, saçlarınızı şefkatle okşayarak: “Eh, ne olur, bir tanecik de bitiniz bulunsun!” mu dersiniz?

 

YIKA DA GETİR

       Süleyman Nazif ve Abdülhak Şinasi birlikte yemek yerken, Şinasi garsonu çağırır ve su ister. Şinasi’nin kirden ve mikroptan eldivenle el sıkacak derecede korktuğunu bilen  Süleyman Nazif garsona seslenmeden edemez:

       -Oğlum, beyefendinin suyunu yıka da öyle getir.

 

SUSTURUCU TEDAVİ

       Zamane gençlerinden biri,bir toplantıda Akif’i küçük düşürmeye çalışıp:

       - Siz baytardınız, değil mi? Demiş.

       Akif, istifini bozmadan şu cevabı vermiş:

       - Evet,bir yeriniz mi ağrıyordu?

 

SIR SAKLAMAK

Yavuz Sultan Selim, bir çok Osmanlı Padişahı gibi devletin selameti için sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. Bir keresinde vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:

- Sen sır saklamasını bilir misin?  diye sormuş.

Vezir, Yavuz’dan cevap alacağı ümidiyle:

-Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Sultan Yavuz cevabı yapıştırmış:

-Ben de bilirim.

 

NE  ALIRSINIZ ?

Çok şişman olan Yahya Kemâl, bir yokuşun sonundaki lokantanın önünde dinlenirken,içeriden çıkan garson:

-Buyurun beyim, diye atılmış. Ne alırsınız?

Yahya Kemâl, tebessüm edip:

-Evlât, demiş. Müsaade edersen biraz nefes alacağım.

 

GÖNÜLSÜZ  GÖNÜL

Abdülhak Hâmid’ in evindeki sohbette, konu gençlik ve ihtiyarlıktan açılır. Yaşı geçmiş bir hanım, Abdülhak Hamid’ e döner ve:

-Efendim, gönül kocamaz! der.

Hamid cevap verir:

-Kocamaz ama, kocamış bir vücut içinde oturmak da istemez.

 

ÇIKMAYAN MANA

Mehmet Akif, Baytar Mektebi’nde müdür muavini olarak çalıştığı bir dönemde, muhasebeden gelen  bir yazıyı anlayamaz. Yazıyı kaleme alan Salih Efendi’yi aratarak yazıda ne demek istediğini sorar:.:

-“ Salih Efendi İki türlü mana çıksın diye böyle yazdık efendim” cevabını verince, Akif dayanamaz ve:

-Hayret doğrusu, der. Biz birini bile çıkartamadık da.

 

 

AKŞAM  YEMEĞİ

Yahya Kemâl, dostlarından birine:

-Bu akşam yemeği benimle yer misin? Diye sorunca, arkadaşı:

-Hay hay! Der. Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!

Yahya Kemal gülümseyerek karşılık verir:

-İyi öyleyse, bu akşam size geliyorum.

 

FİKİR YAKALAMAK

Şahabettin Süleyman, bir gün Ahmet Haşim’ e:

-Üç günden beri zihnimde önemli bir fikir saklıyorum, dediğinde, Ahmet Haşim, onun fikir üretmedeki kısırlığını ima ederek şöyle demiş:

-Günahtır yahu, salıver gitsin şu fikri. Zavallıcık günlerden beri tek başına kim bilir ne kadar sıkılmıştır?

 

UYKU  KARDEŞLİĞİ

Mevlana Hazretleri, talebelerinin biriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.

Yanındaki talebesi:

-Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanlar da bundan ibret alsa.

Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir:

-Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.