Eserin Adı:
Çalıkuşu
Yazarı: Reşat Nuri
Güntekin
Sayfa Sayısı: 367
Basıldığı Yer:
İnkılap ve Aka Kitabevleri
Yazarın Hayatı:
Reşat Nuri Güntekin (1889 1956)
İstanbulda Doğdu. Londrada öldü. Babası doktor olduğu için Anadoluyu karış
karış dolaştı. İzmirde Frerler Mektebinde okudu. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesini Bitirdi. Muhtelif okullarda öğretmenlik, M.E. Bakanlığında
başmüfettişlik, Pariste öğrenci müfettişliği, Çanakkaleden seçilerek
milletvekilliği yaptı. 1918den itibaren tiyatro eleştirileri yaparak yayın
hayatına atıldı. Türk Tiyatrosunun kurulmasında, telif eserleriyle büyük hizmeti
dokundu. En tanınmış romanı olan Çalıkuşu bile, daha önce İstanbul Kızı adıyla
piyes olarak yazılmıştı. Reşat Nuri, son derece duygulu ve temiz bile dille
hikaye, roman, tiyatro, hatıra ve makale türlerinde eserler vermiş, pek çok da
tercüme yapmıştır.
Konusu: Kaybettiği
sevginin yerini doldurmak için hayatını Anadolu insanına ve çocuğuna adayan
ülkücü bir kızın hikayesini anlatıyor.
Yer: İstanbul, Bursa,
Çanakkale, İzmir, Kuşadası
Zaman: 1. Dünya
Savaşı
Eserdeki Kişiler:
Feride, Kamuran, Münevver, Hayrullah Bey ve Munisedir.
Feride (Çalıkuşu) :
Bir subayın kızıdır. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettikten sonra teyzesinin
yanına gelir. Zeki, başarılı ve afacandır. Teyzesi onu bir Fransız okuluna
yatılı olarak verir. Tatillerde teyzesine gider. Okuldaki yaramazlığından dolayı
Çalıkuşu adını alır. Teyzesinin oğlu Kamuranla birbirlerini severler.
Kamuran: Feridenin
teyzesinin uğludur. Genç, yakışıklı ve çapkıun olan Kamuran, Ferideyi sevdiği
halde Münevverle evlenir.
Münevver: Kendi
Halinde, hasta bir kadındır. Kamuranı sevmiştir.
Hayrullah Bey: Askeri
bir doktor olan Hayrullah Bey, Feridenin babası yaşlarında, iyi kalpli,
yardımsever bir adamdır. Ferideyi kızı gibi sevmiştir. Onu korumak için
evlenmiştir. Ferideyle Kamuranın tekrar birleşmesini sağlar.
Munise: Feridenin
Zeyniler köyünde evlat edindiği bir kzıdır. Ferideyle birbirlerine çok
bağlıdırlar. Büyüdükçe süsüne düşkün bir kız olur. Difteriden ölür.
Besime: Feridenin
teyzesi, Kamurannın annesidir.
Teması: Yoksul
Anadoluyu yükseltip, kalkındırmak isteyen, yeni okumuşlar kuşağına öncülük eden
bir öğretmenin yaşam öyküsü anlatılmaktadır.
Dil ve Anlatım Özellikleri:
Reşat Nurinin güzel bir dili vardır. Eser güzel ve akıcı bir dille
yazıldığından aradan yıllar geçse de canlılığını ve değerini hiçbir zaman
kaybetmez. Her sınıf halkın- anlayabileceği günlük konuşma diliyle yazılmıştır.
Akıcı ve sürükleyici oluşu kolay okunmasını sağlıyor.
Reşat Nurinin eserlerinde, yoğun bir yurt ve insan sevgisi, yaşama sevinci
tütmektedir. Bu eserde Anadolunun sorunlarına bilinçli olarak özen gösterilmiş
olması, Feridenin genç kızları etkilemesi, dil ve anlatımdaki rahatlık,
okuyucuları romana çekebilir. Kitabı okumaya başlayan bir kişi onu bir çırpıda
okuyup bitirmek istiyor.
Romanın Özeti:
Feride ve Kamuranın evlenecekleri sırada bir kadın gelerek Kamuranın
Münevvere evlenme teklif ettiğini söyler; bunu mektuplarla da açıklar. Feride
bunu duyunca köşkten kaçarak yaşlı süt ninesinin yanına sığınır. Lise
diplomasından cesaret alarak Anadoluda öğretmenlik ister. Onu Ziyneler Köyüne
verirler. Orada küçük öğrencilerin birkaçı onun tesellisi olurlar. Muniseyi
burada evlat edinir. Hayrullah Beyle de tanışır. Ziyneler köyünde başlayan
öğretmenliğini Bursa, Çanakkale, İzmir ve Kuşadasında sürdüren Feride, genç ve
güzel olduğundan her gittiğin yerde baskı ortamıyla karşılaşır. Bu yüzden sık
sık yer değiştirir. Hayrullah Beyle Kuşadasına tekrar karşılaşırlar.
Arkadaşlıkları dedikodu doğurunca evlenirler. Feride anı defteri tutmaktadır,
bir gün onu yitirir, Hayrullah Bey bulur ve okur. Hastalanınca Feridenin
ailesinin yanına döneceğine dair söz alır ve teyzesine ir paket götürmesini
ister. Öldükten sonra Feride paketi teyzesine götürür.
Kamuranın karısı Münevver de hastalandığından dolayı ölmüştür. Kamuran
Feridenin ayrılmasını beklemeden paketi açar. İçinde doktorun Ferideyle
arasındaki baba kız ilişkisini açıklayan ve Ferideye bırakmamasını isteyen bir
mektupla, Feridenin günlüğü vardır. Kamuran günlüğü okuyarak her şeyi öğrenir.
Feridenin gideceği gün ona birlikte olmayı önerir, Feride birkaç kez direnirse
de sonunda evlenirler.
Feride artık Çalıkuşu, küçüklüğündeki gibi afacan değil; büyüdükçe hayatın
gerçeklerini anlayan, acıların olgunlaştırdığı sevgi dolu bir kadındır.
Eserin Adı: Yaprak
Dökümü
Yazarı: Reşat Nuri
Güntekin
Sayfa: 109
Basıldığı Yer:
İnkılap ve Aka Kitabevleri
Eserin Geçtiği Yer ve Zaman:
Yer: Üsküdarda bir
evde geçiyor.
Zaman: Cumhuriyet
Devrinde.
Eserin Ana fikri: Çılgın hayallerin, maddi israfların, gereksiz özentilerin
hüküm sürdüğü bir ailede çöküntü başlar.
Eserdeki Kişiler:
Ali Rıza Bey, Şevket, Fikret, Necla ve Leyla, Hayriye Hanım, Ferhunde
Ali Rıza Bey: Bilgili, çalışkan, dürüst, şair ruhlu, kendi halinde kimseye bir
zararı olmayan, ahlaki değerleri güçlü bir adam. Aile bütünlüğüne ve toplum
içinde saygınlığa çok önem veriyor.
Şevket: Çalışkan,
zeki, yumuşak başlı, saygılı, ailesine bağlı bir adam. Aile bütünlüğüne ve
toplum içinde saygınlığa çok önem veriyor.
Fikret: İçine
kapanık, hassas, saygılı, geleneksel düzen içinde yaşamaya alışkın, ağır başlı
bir genç kızdır. Evin büyük kızıdır.
Necla ve Leyla: Karakter yapıları hemen hemen aynı olan evin küçük kızlarıdır.
Genç, güzel, neşeli ve heyecanlı kızlardır. Sorumluluk duygusundan yoksun,
oldukça kolay tesir altında kalabilen heyecan veren bir yaşantı arzulayan ve
modern olmaya hevesli kızlardır.
Hayriye Hanım: Pek bilgili ve kültürlü olmayan hatta cahil ve önyargılı kararlar
veren ve mantığını kullanmadan hareket eden bir tip.
Ferhunde: Genç, güzel, zevk ve eğlenceye çokça düşkün olan bir kadın. Karakteri
ve davranışları, Ali Rıza Beyin ailesine ve prensibine oldukça zıt, basit bir
kadındır. Bu ailenin dağılmasında bu kadının istekleri ve kaprisleri büyük rol
oynamıştır.
Anlatım Özellikleri: Dili pürüzsüz. Aşırı duygusal bölümlerde yer yer uzun
cümleler var. İçten bir anlatım biçimi kullanılmış.
Romanın Özeti:
Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi halinde, dürüst bir memurdur.
Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için
şirketteki görevinden ayrılır, Üsküdardaki evine çekilir. Ali Rıza Beyin
Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Necla, Leyla ve Ayşe adlarında dört kızı
vardır. Ali Rıza Bey işten çıkınca oğlu Şevket bir bankaya memur olur, evin
bütün yükünü onun omzuna biner.
Şevket, babası gibi namuslu, karakterli ve dürüst bir gençtir. Ailesine son
derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna istifa etmesini doğru bulur.
Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun değildir.
Şevket, bir süre sonra Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir.
Eğlenceye düşkün olan bu kadın birbirinden güzel olan ve asriliğe meraklı Necla
ve Leylanın hareketlerini bozar. Evde bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar.
Sık sık partiler verilir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleri ile
anlaşamadığı, bu durumdan hiç memnun olmadığı için en en az babası kadar kırgın
ve üzgündür. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak için olanlara ses
çıkarmaz. Şevket olanlardan memnun olmasa bile karısının tesiriyle kendini bu
havaya kaptırmıştır. Evde dün geçtikçe sözü dinlenilmez olan Ali Rıza Bey,
tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Gereksiz yere para harcanan evde mali
bir sıkıntı başlar, kavgalar, rezaletler birbirlerini izler. Ali Rıza Bey,
çocuklarındaki bu korkunç değişiklik karşısında acıyla kıvranmaktadır. Evdeki bu
anormal havaya ayak uyduramayan Fikret, Adapazarında yaşlı ve dul bir adama
gelin gider. Böylece aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey,
çirkin durumlardan kurtulmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür, fakat dürüst
bir namzet bulamaz. Bu arada Şevket, masrafları karşılamak için bankadan borç
alır, ödeyemez ve hapse atılır. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Şevket,
buna üzülmez hatta bir beladan kurtulduğu için memnun bile olur.
Ferhundenin gidişi ile elebaşlarını kaybeden Leyla ile Necla bocalarlar. Evde
hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer. Toplantılara ve eğlencelere son
verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir. Sırf bu havadan kurtulmak
için Necla zengin bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriyeye gidince orada birkaç
ortakla karşılaşır. Kendisini kurtarması için babasına mektup yazar.
Bu arada Leyla kötü yola sapar. Ali Rıza Bey onu evden kovar. Leyla bir avukatın
metresi olur. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye inme iner. Onu adıl yiyip bitiren
hastalığıdır. Leyla da gittikten sonra ıssızlaşan evde Hayriye Hanım güç ve
kuvvetini kaybeder. Kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza
Bey Adapazarına Fikretin yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz.
Kalabalık bir aile içinde adeta cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi
niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine
Ali Rıza Bey İstanbula döner. Hastalığı ilerlediği için hastaneye yatar.
Babasının hastalığını haber alan Leyla onu hastaneden çıkarır. Kendi evine
götürür. Taksimdeki lüks apartman katında hep birlikte rahat bir hayat yaşamaya
başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşlarıyla göz göze gelmese Ali Rıza
Bey büsbütün rahat olacaktır.
Eserin Adı: Damga
Yazarı: Reşat Nuri
Güntekin
Basıldığı Yer:
İnkılap ve Aka Kitabevleri
Sayfa: 136
Eserin Geçtiği Yer ve Zaman: Eserin konusu, İstanbulda ve Meşrutiyetin ilan
edildiği zamanda geçiyor.
Anlatım Özellikleri:
Romanın dili genelde anlamda sade. Ancak yer yer Arapça, Farsça sözcükler
kullanılmış. Betimleme bölümlerinde, uzun cümleler çoğunlukla. Konuşma
bölümlerinde, kısa cümleler var.
Eserdeki Kişiler:
İffet, İffetin Paşa Babası, Muzaffer, Celal, Vedia, Rana, Kamiyap Kalfa, Cemal
Kerim Bey
İffet (Olay Kahramanı) :
Şakacı, neşeli, uysal bir çocuktu. Gururlu değildi. Uzun boylu fiziki yapısı
oldukça güzel İstanbul delikanlısıdır.
İffetin Paşa Babası:
İri yapılı, heybetli bir adamdı. Beyaz takkesinin kenarlarından çıkan seyrek,
uzun kır saçları, sert karışık sakalı, büyük kırmızı yüzündeki iri burnu ile
insana sevgiden ziyade korku veren bir yapısı vardı. Çok az konuşan bir insandı.
Muzaffer: İffetin
iki yaş büyük olan ağabeyiydi. Muzafferiin uyuşuk, tembel, miskin bir ruhu,
kibirli ve azametli bir yapısı vardı.
Celal: İffetin en
sevdiği saydığı arkadaşıydı. Celalin ateşli,pervasız ihtilalci bir ruhu vardı.
Etrafındakilere daima hürriyeti anlatan samimi bir gençti.
Vedia: İffetin ders
verdiği çocukların annesiydi Vedia. Nahif, çelimsiz vücuduyla, renksiz
çehresiyle, şakaklarının cildini gererek sımsıkı bağlanmış saçlarıyla geçkince
bir kızı andırıyordu.
Rana: İffetin ikinci
kez sevdiği, namuslu bir alenin güzel kızıydı Rana. Yürmü bir, yürmü iki
yaşlarındaydı. Vücudunun narinliği, mavi gözlerinin masumluğu, genç kıza çocuksu
bir hava veriyordu.
Kamiyap Kalfa:
İffetin annesinin ölümünden sonra ona dadılık yapan ihtiyar Çerkez dadısı.
Cemal Kerim Bey: Fena
bir adam değildi. Fakat fazla maddi, fazla menfaatperestti. Kendini dünyada
herkesten yüksek gören, sonradan görmelere mahsus bir gururu olan kişil
sahibiydi.
Eserin Özeti:
İffetin annesi yoktu. Onu hiç görmemeişti, babası Osmanlı İmparatorluğunun son
zamanlarında vezirdi.
Kendinden başka iki ağabeyi vardı. Kendisi yüksek tabakadan olduğu için diğer
çocuklar gibi sokaklarda oynamamış, çocukluğunu gerçek bir çocuk gibi
yaşamamıştı. Kendisini diğer aile fertlerinden ayıran özellik gururlu olmasıydı.
Özel hocalardan ders almıştı. Bazen Paşa babasından gizli olarak, dadısı
yardımıyla mahalle mektebine gidebiliyor, gönlünce eğleniyordu. Fakat bu
mutluluk çok sürmedi.
Çocukluğu böyle geçti. On yedi yaşına giren ağabeyi Muzaffer, hünkar yaveri
olmuştu. Kendisini de İdadi Mektebine vermişlerdi.
Okulda samimi olduğu ve en sevdiği arkadaşı olan Celalin ihtilalci bir ruhu
vardı. Celal İffetin bir saray adamının çocuğu olduğunu düşünmeden, ona
hürriyetten, padişahın haksızlıklarından bahsediyor ve Namık Kemalin şiirlerini
okuyordu. Böylece İffetin düşünceleri değişiyordu. İffetin öyle fazla
emelleri, arzuları yoktu. O az şeyle mutlu olabilen bir insandı.
İdadinin son sınıfında iken hocaları, hürriyetten söz ettiği için padişah
tarafından işinden alındı. Bu olay İffetin üstüne atıldı. Çünkü okulda sadece
İffetin babası saraydaydı. Böylece okuldan ayrıldı. Meşrutiyet ilan edilince
ailesi dağıldı. Babası mahkum edildi. Bir süre sonra da öldü. İffet çalışmak
için iş aramaya başladı.
Sonunda Mebus Cemal Kerim Beyin çocuklarına ders vermeye başladı. Çocukların
üvey anneleri olan Vediaya yakınlık duymaya başladı, bu duyduğu yakılık
karşılıksız değildi. Sonunda birbirlerine aşık oldular. Geceleri sahilde ve
bazen de Vedianın odasında buluşuyorlardı. Bir gece her şey meydana çıktı.
Fakat İffet, sevdiği kadının namusuna leke gelmesini istemediğinden kendisinin
hırsız olduğunu, maksadının evi soymak olduğunu söyledi ve altı aya mahkum oldu.
Böylece kendisine hırsız damgası vuruldu. Şimdi kimsesi kalmamıştı, sadece
vefakar arkadaşı Celal vardı. Kimsenin yüzüne bakamıyordu. Sanki herkes onun
hırsız olduğunu biliyor gibi geliyordu.
Bir müddet boş gezdikten sonra bir gazetede Celal ona muhabirlik bulmuştu.
İşini, arkadaşlarını çok seviyordu. Çalıştıkça dertlerini unutuyordu. Bir müddet
sonra karşı gazetenin baş muhabiri ile araları bozuldu. Birbirlerine olmadık
laflar, iftiralar atıyorlardı. Bir gün karşı gazetenin baş muhabiri, İffetin
hırsızlık yaptığı ve hapiste yattığını yazıyordu. Yine damgası yüzüne
vurulmuştu, orada daha fazla duramazdı. Bu işten de çıktı. Böylece iyice
sefalete düşmüştü. Etrafındaki insanların çoğu, kötü yoldan para kazanıyorlardı.
Hepsinden nefret ediyordu. Kendi de kötü olmayı istediyse de olamadı. Uzun bir
müddet sefalet çekti. Sonra yine Celalin Konya2da bulduğu işe girdi.
İstanbula, İzmire, Konyaya mal getirip götürüyordu. Artık durumunu
düzeltmişti. Yine bir gün Muğladan İstanbula gelirken kar bastırmış tren yolda
kalmıştı. Trende bir genç kızın annesi hastaydı. İffet, arkadaşı İsmaille
birlikte hastayı ve kızını yakın bir köye getirdiler. Hasta kadın İzmirde
hastanede yatan oğlunu görmeye gelmişti. İffet, genç ve güzel bir kız olan
Ranaya aşık oldu, hatta sevdi. Fakat kendisine burulan hırsız damgası nedeniyle
hiçbir şey söyleyemedi. İlk baharda güneşli bir günde dolaşırken Vediaya
rastladı. Onu unutamadığını o zaman anladı. Vedia da kocasından ayrılmıştı.
Vediaya evlenme teklif etti. Fakat Vedia hırsız damgası vurulan biriyle
evlenemeyeceğini söyledi.
İffet, hayatını sevdiği kadın için boş yere feda ettiğini çok geç anlamıştı.
İffete hayatında vurulan en büyük darbe bu oldu.
Eserin Adı: Yaban
Basıldığı Yer: Remzi
Kitabevi 1970
Sayfa: 275
Yazarı: Yakup Kadri
Karaosmanoğlu
Yazarın Hayatı:
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), Kahirede doğmuş, Manisa ve İzmirde
öğrenim gördükten sonra İskenderiyede okumuş, İstanbula gelince de, Fecri Ali
topluluğuna katılmıştır. Hikaye ve mensur şiir yazmaya başlamış, Peyam ve İkdam
gazetelerinde makaleler de yazmış; Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadoluya
geçmiştir. Bir süre milletvekilliği yapmış, elçiliklerde bulunduktan sonra da
emekliliğe ayrılmıştır.
Romanın Özeti:
Ahmet Celal, 1. Dünya Savaşında kolunu yitirir. İstanbulda yaşamaya başlar.
İstanbul emperyalist devletlerce işgal edilir. Tüm Osmanlı aydınları gibi Ahmet
Celal de Anadoluya kaçar, emir eri Mehmet Alinin Porsuk Çayı yöresindeki
köyüne yerleşir. Köylülere bir türlü uyum sağlayamaz. Anadolu insanı bu Osmanlı
yarı-aydınına yabancı gözü ile YABAN gözüyle bakarlar.
Mustafa Kemalin açtığı Kurtuluş Savaşı başlamıştır. Yaralı bir Türk subayı
İstanbullu bir Osmanlı-Türk aydını olarak Ahmet Celal, köylülere Mustafa
Kemalin başlattığı Kurtuluş Savaşını, Türk ulusunun bağımsızlık davasını
anlatmaya başlar. Ahmet Celale kimse inanmaz. Ahmet Celal ancak emir eri Mehmet
Ali, annesi Zeynep Kadın, Mehmet Alinin kardeşi İsmail ve onun kardeşi
Emineyle dostluk kurabilir.
Köyün en zengin adamı ve köyün ağası Salih Ağa, köyü ekonomik bakımdan
sömürmektedir. Şeyh Yusuf ise din adamı kisvesi altında köyü manevi yönden
sömürmektedir. Devlet temsilcisi muhtarın, herhangi bir gücü yoktur. Köyün etkin
ve güçlü bu iki tipi Ahmet Celali, engellemeye çalışırlar. Köyü işgal eden
düşmanla bile işbirliği ederler.
Sakarya Savaşının hemen öncesi, Yunan birliği köye girer. Direnenleri öldürür.
Köyde işbirliği yapanları, kendisine yardımcı olanları bile aldatır, sömürür,
herkese zulmeder. Sakarya bozgunundan sonra köye ikinci Yunan birliği gelir.
Köyü talan ederler. İnanılmaz derecede acımasız davranırlar.
Ahmet Celal, emir eri Mehmet Alinin kardeşi İsmailin karısı olan Emineyi
sever. Ona yakınlık duyar. Köylü, düşman çizmeleri altında inlemektedir. Köylü
kaderine razı olmuştur. Ahmet Celal ise, Türk askerlerinin geleceği umudunu
taşımaktadır. Sonunda o da dayanamaz ve Emine ile birlikte kaçar. İkisi birden
yaralanırlar.
romanda olay kesin bir sonuca ulaşamaz. Ahmet Celal, ağır yaralı olan Emineyi
ve anılarını yazdığı defterini bırakır. Bilinmeyen bir yöne gider.
Anlatım Özellikleri: Özellikle Ahmet Celalin düşüncelerini yansıtan bölümlerde,
uzun cümleler ve yabancı sözcükler var. Öteki bölümlerde dil oldukça sade
sayılabilir.
Eserdeki Kişiler:
Ahmet Celal, Salih Ağa, Mehmet Ali, Şeyh Yusuf, Zeynep Kadın, Emine, Yardımcı
Şahıslar
Ahmet Celal: Romanın
baş kahramanıdır. 1. Dünya Savaşında kolunu yitirmiştir. Yaşamaya küskün,
karamsar bir şehir tipidir. Köylüler ile olumlu diyaloglar kuramaz. Gerçekçi
olmasına karşın, gerçekler karşısında, şaşkına dönen biridir.
Gerçekler karşısında Türk aydınını suçlar. İdealist düşüncelere sahiptir.
Olaylara ve köy gerçeğine karamsar gözle bakar.
Paşa soyundan gelen Ahmet Celal, kolunu yitirdiği için yıkık ve yalnızdır.
Çevresiyle uyum kuramaz. Çevresine tiksinti duyar.
Salih Ağa: Köyün en zengin adamlarından biridir. Buna karşın kılık kıyafeti
açısından bir dilenciden farkı yoktur. Bütün köy halkını nüfuzu altına almıştır.
Köylüye kendine akıllı olarak tanıtmıştır. Köylüye borç vererek nüfuzunu
sürdürmekte, ama bunun yanı sıra da köylüyü sömürmektedir. Son derece çıkarcı ve
o derece yalancı ve acımasızdır. Köylü üzerinde kurduğu baskılar nedeniyle köyün
ekonomisine yön verir.
Mehmet Ali: Ahmet
Celalin emir eridir. Savaş sonrası köyüne dönmüştür. Ahmet Celale saygı
duymasına karşın,o yine de köyüne, köy geleneklerine bağlı yoksul bir köylüdür.
Köylüler gibi giyinir, onlar gibi düşünür. Kaderine rıza gösteren bir tiptir.
Şeyh Yusuf: Salih Ağa
köyü ekonomik yönden sömüren, bu yönde köylüler üzerinde baskılar kuran olumsuz
bir kişi ise, Şeyh Yusuf ta köyü manevi yönden sömüren, bu yönde köylü üzerinde
dinsel baskılar oluşturan olumsuz biridir. Son derece cahildir. Dini bilgileri
oldukça basittir. Temizliğe dikkat etmeyen pasaklı biridir.
Zeynep Kadın: Mehmet
Alinin annesidir. Zeynep Kadın, kaderine razı olmuş, acılar karşısında ağlamayı
bile unutmuş, tarlasının evinin işlerini tek başına yöneten gerçek bir Türk
anasıdır. Oğlunu, kocasını askerde, savaşlarda yitiren, yoksulluk ve acılar
içinde ömrünü çalışmakla geçiren Türk anasını, Türk kadınını temsil eder.
Emine: Romanda
ağırlığını koyan ikinci kadındır. Mehmet Alinin kardeşi İsmailin karısıdır.
Romanın asıl kahramanı Ahmet Celalin ilgi duyduğu tek kadındır. Emni de Zeynep
Kadın gibi olaylar karşısında edilgen bir yapıya sahiptir. Erkeklerin kurduğu
köy dünyasında, erkeklerin güdümünde sessiz bir kişiliğe sahiptir. Yunan
birliğinin öldürme ve kıyım eylemlerinden korkarak sonunda Ahmet Celale kaçar.
Yardımcı Şahıslar: Bu
ana kişilerin yanında yardımcı kişiler de vardır
Emeti Kadın, oğlu küçük Hasan,
karısı, Mehmet Alinin kardeşi İsmail, Bekir Çavuş
Bu kişiler üzerinde fazla
durulmamıştır.
Eserin Adı: Yorgun
Savaşçı
Basıldığı Yer: Bilgi
YayınEvi
Yazarı: Kemal Tahir
Yazarın Hayatı:
Deniz subaylarından Tahir Beyin oğludur. Cezayirli Gazi Hasan Paşa Rüştiyesini
bitirmiş, (1923) Galatasaray Lisesinde okumuştur. Hayatını kazanmak için
okuldan ayrılarak çeşitli dergi ve gazetelerde çalışmıştır (1928 1938).
Siyasal inançlardan dolayı mahkum edilerek Çankırı, Malatya, Çorum, Kırşehir
ceza evlerinde yatmış (1938-1950). Af kanunundan yararlanarak kurtulmuştur.
Sanata şiirle başlayan (1932) Kemal Tahir, daha sonra hikaye ve roman alanında
çalışmış. 1968 yılında Yorgun Savaşçı romanıyla Cumhuriyet gazetesinin,
Devlet Ana romanıyla ad Türk Dil Kurumunun roman ödüllerini kazanmıştır.
Eserin Ana Duygusu:
Yorgun Savaşçı Kuvayi Milliyenin ilk günlerini, amansız şartlara karşı nasıl
başarıyla mücadele verildiğini anlatır.
Eserin Geçtiği Yer ve Zaman: Balıkesir, Akhisar, İzmir bölgesi.
Eserdeki Kişiler:
Cemil, Neriman, Çerkez Reşit Bey, Yarbay Kasap Osman Bey, Ethem Bey
Cemil: Romanın
kahramanı. Filistin Cephesindeki subaylığı sırasında Cehennem Topçu diye
tanınırdı.
Neriman: Cemilin
teyzesinin kızı. Cemil ve Neriman bir süre sonra evlendiler.
Çerkez Reşit Bey:
Patriyot Ömer tarafından 1906 yılında Kuvayi Milliye kuruluşuna alınmıştır.
Yarbay Kasap Osman Bey: 172. yaya alay komutanıdır. Bitik insanları yargılamayı
sever.
Ethem Bey: Kuvayi Milliye Umum komutanıdır.
Anlatım Özellikleri:
Roman İmparatorluk döneminin sonlarıyla Kurtuluş Savaşı yıllarını ele alıyor.
Özellikle öğrenim görmüş kişilerle ilgili bölümlerde ağırca bir üslup
kullanılmış. Öteki bölümlerde daha sade bir anlatım vardır. Dil genel olarak
sade.
Eserin Özeti:
Eser 3 bölümden oluşuyor
1) Von Kros Paşanın Dürbünü
2) Karanlığın Dibinde
3) Dönemeç
1) Von Kros Paşanın Dürbünü
Bu bölümde kitabın kahramanı, arkadaşlarının Cehennem Topçu dedikleri Cemile
bir Alman subayı olan Von Kros Paşanın hediye ettiği ve Cemilin yanından
ayırmadığı dürbün konu ediliyor. Cemil bu dürbün sayesinde henüz kendisini
tanımadan beklediği arkadaşı Çerkez Reşit Beyin, Kuvayi Milliye düşmanlarınca
nasıl öldürüldüğünü görebilmiştir.
Cemil, Osmanlı ordu barınma evini ziyarete gittiği zaman, Osmanlı ordusuna
mensup, Gerede, Düzce, Hendek civarında çarpışırken yaralanan veya sakatlanan
askerler arasında en yakın iki arkadaşlarına rastlar. Bu kişiler Sarıkamış
yöresinden dönüyorlardı. Cemile oradaki tatlı ve acı anılarını anlatan İsmail
ve Selim savaşa katılmayan Cemilin üzgün üzgün İsmaile baktığını görmüşlerdi.
Gerçekten Cemilin dikkat ettiği şey, İsmailin bir bacağının olmamasıydı.
İsmail, bir zamanların ünlü subayı Kazımı kurşuna dizen subayı tanıdığını
söyler. Gerçekten, Kazımı casusluk yaptığı gerekçesiyle kurşuna dizen Subay
Cemildiç İsmail de bunu Selime anlatır.
Cemil, kitabın bu bölümün son kısmında teyzesinin kızı Neriman ile evlenir.
Patriyot Ömer, evlenen çifte mutluluk dileme yerine Cemilin başarısız kalan
Tambus Gölü gece saldırısını 71. Alaydan iki, 73. Alaydan bölüğün başarılı
olduğunu istemeye istemeye anlatır. Fakat bu sırada sinirlendiğinden kapıyı
vurur çıkıp gider.
21 aralık günü Arasın geçen bir alayın, 26 Aralık günü Sarıkamışı almak üzere
gelen birlikler bu işi başarırlar. Fakat 11. ve 9. kolorduların başarısızlığı
dolayısıyla tekrar düşmana bırakırlar. 1914 yılında Köprüköy Savaşı başlar. Bu
savaşta 33 bin kişilik 10. kolordudan otuzüç kişi kalır. Bunların arasında
Teğmen Selim de vardır. Ve bunları Cemile anlatan da odur.
2) Karanlığın Dibinde
Bu bölümde Cemilin bir gemi ile Bandırmaya gelişi, oradan İzmire gelişi ve
oradaki olaylar anlatılıyor. Cemil, İzmire Asker Emeklileri Derneğini aramak
için gelmiştir. Bir bakkalın yardımıyla bu derneği bulur. Cemilin amacı bu
dernekte görev yapan Bekir Sami Beyi bulmaktı. Rumeli göçmenlerinden olan bir
bakkalın yardımı Cemil2i duygulandırmış, bu düşman zulmünden kurtulmak için
milletin nasıl yardımcı olmaya çalıştığını düşünmeye zorlamıştı.
Millet henüz, Yunanlıların İzmiri işgal etmesinin şaşkınlığından kurtulamamış,
sokaklarda fazla kalabalık görünmüyordu. Hiçbir Türk tüm malını alıp yollara
dökülmemiş ve hiç kimse evini barkını terk etmemişti.
İslam dinine göre, düşmanla savaşmak Allah buyruğudur. Bunu bilen tüm millet,
bütün çabasıyla düşmanları İzmirden çıkarmaya çalışan Kuvayi Milliye
mensuplarına yardımcı olmaya çalışıyordu. Bu sırada düşman içerisinde dolaşan
Kuvayi Milliye mensupları, saldırı bölgelerini belirlemişlerdi.
Manisada bulunan Topçu birliklerine haber vermekle görevlendirilen Teğmen Faruk
ve Yüzbaşı Selahattin Bey tüm aramalarına rağmen Manisa ile telgraf bağlantısı
kuramamışlardı. Telgrafla haber verme işini planlayan cemilin aradığı Bekir
Sami Beydi.
Bekir Sami Bey 23 Mayıs 1919 yılında Balıkesire geçerek buradaki saldırı
planlarını inceledi. Buradan tek bir vagonla Akhisara geçtiler. Bu vagon tüm
17. Kolordudan geriye kalan yalnız 1 albay, 1 teğmen, 2 yüzbaşıyı Akhisara
götürdü.
Lokomotif Akhisara geldiğinde bu kasaba tüm olarak Yunan bayraklarıyla
donatılmıştı. Bu da Akhisar2ın Yunanlılarca işgal edildiğini gösteriyordu. Cemil
ve Faruk Türk milletinin durumunu tartışıyorlardı. Teğmen Faruk Akhisarda olan
ordunun komutanlığını yapacaktı. Cemil ise Akhisarı kurtarmanın Teğmen Faruka
kalmadığını düşünüyordu.
3) Dönemeç
Cemil, Körağa (Kör Şaban) ile birlikte Ethem Beyin, Bekir Sami Beye gönderdiği
mektubu götürüyorlardı. Çevrede ne araba ne yaya görünüyordu. Boş tarlalar göz
alabildiğince uzanıyor, kişiler tarlalarını yüzüstü bırakıp boş dağların
arkasına saklanmışlardı sanki
Cemil, bu arada atının sanki bir dev ölüsünün üzerinde bir dolap gibi döndüğünü
sanıp aniden ürperdi. Ölen bu dev Osmanlı İmparatorluğuydu.
Cemil, Akhisara geldiğinde, Akhisar alınmış, meydanda Kuvayı Seyyare Umum
Komutanı Ethem Bey ve Müfreze komutanları ve bütün atlılar hazır bekliyordu.
Tüm atlılar hareket edince Cemil, gözlerini Şevket Beyin ağır makineli bölüğüne
çevirir. İşte, yorgun savaşçılar geçiyordu. Üstleri, başları yırtık fakat
kalpleri millet uğruna atan yüzlerce yorgun savaşçı. Cemil, en sonda sekerek
yürüyen asker de geçinceye kadar devamlı selam vaziyetinde durdu.
Tüm atlı ve yaya ordu, düşmanı kovmanın verdiği gururla yavaş yavaş
uzaklaşıyordu.
Eserin Adı: Dokuzuncu
Hariciye Kovuşu
Yazarı: Peyami Safa
Basıldığı Yer:
İnkılap ve Aka Kitabevi
Sayfa: 144
Yazarın Hayatı:
(1899-1961) Türk edebiyatında ruh inceleyici roman tarzının kudretli ustası olan
Peyami Safa İstanbulda doğdu. Serveti Fünun şairlerinden İsmail Safanın
oğludur. Annesi Server Bedia Hanımın ismini, sonradan sırf geçim endişesi ile
yazdığı eserlerinde biraz değiştirerek mahlas olarak kullanmıştır. (Server
Bedii)
Sivasta sürgün bulunan babasını, iki yaşında kaybetti. 9 yaşında bütün ömrünce
etkileri görünen bir hastalığa tutuldu. Hem bu hastalık hem de annesini
geçindirmek zorunda olması, düzenli okul öğrenimine engel oldu. 13 yaşında ilk
kalem denemelerine ve çalışmaya başladı. 15 19 yaşları arasında öğretmenlik
yaparken Fransızca da öğrendi.
Edebiyat, Felsefe, tarih, Psikoloji alanlarında o yaş için olağanüstü sayılacak
bilgiler edindi. On dokuzunda başladığı gazeteciliği ölümüne kadar sürdürdü.
Belli başlı bütün gazetelerde fıkra ve makaleler, tefrika romanlar yazdı. Devlet
kapısına bakmayıp, yalnız kalemiyle geçindi.
Ufak seyahatler bir yana, bütün ömrü İstanbulda geçti. Gazeteciliği dolayısıyla
birçok siyasi sarsıntılara uğramıştır. Vatanından 3 ay önce, oğlu Merve Safayı
kaybetmesi, ona büyük bir darbe oldu. 15 Haziran 1961de beyin kanaması sonunda
ölen Peyami Safa, Edirnekapı mezarlığına gömüldü.
Anlatım Özellikleri: Sürükleyici, duygusal, içten bir anlatım biçimi
kullanılmış. Betimleme bölümlerinde çok uzun cümleler var. Yabancı sözcüklere
yer verilmiş. Konuşma bölümlerinde dil sade.
Eserdeki Kişiler:
Yazar, Operatör, Anne, Nüzhet, Paşa, Dr. Ragıp, Nurefşan
Yazar: kendisini senelerin tecrübeli insanı gibi hisseden bir şahsiyet. Değişik
ruh hallerine giren müthiş bir ruh. Kendi iç dünyasına ayak uydurmuş aklı ile
duygularını bir arada birleştirmiş bir kişiliğe sahip. Sekiz yaşından beri
ayağındaki bir hastalığı çekiyordu. Bu hastalığın onun için bir kompleks
olmuştu. Sekiz yaşından beri muayeneye devam ediyordu. Yüzünde bıkkınlık ve
sebat hemen okunabilirdi. Çevresini hep hayretle süzer, ağaçların bile sıhhatine
imrenirdi. Kendisine çok acır, duygusal yönü çok ağır basardı. Sevdiklerinden
devamlı vefa beklerdi. Sıkıntıları hastalığının artmasına sebep olmuştu. Aşık
olduğu kızın aşkından habersiz olması derdine dert katardı. Okumayı çok
seviyordu.
Operatör: Ümit verici
bir insan. Hastaları için elinden geleni yapan bir kişi. İnsanların hatalarını
ispat ederek yüzüne söylemeyi biliyor. Yani açık sözlü birisi.
Anne: Sevgisi,
fedakarlığı ve şefkatiyle fedakar bir anne. Sevecenlik onun şiarından olmuş.
Oğlunun başına gelen bu hastalıktan oldukça müteessir. Oğluyla fazla konuşup
ızdırabını hissettirmemeye çalışıyor. Ağladığını, geceleri uyanıp oğlunun
ızdırabıyla yandığını, devamlı derdine ortak olduğunu hissettirmiyor. Kendi
hastalığını bile saklıyor.
Nüzhet: Paşanın kızı.
Yazarla uzaktan bir akrabalıkları var. Çok neşeli, etrafı toz pembe gören,
düzenli ve vurdum duymaz biri. Fakat insanlara karşı iyi niyetli. İyi niyetini
her zaman gösteriyor. Yazar devamlı ondan kendi aşkını anlamasını bekliyor.
Fakat o yazardan büyük olduğu için onu hep kardeşi gibi görüyor. Kitapta hep
kahkahalarından bahsediliyor. Fıtratı çok neşeli bir kız. İnsanlara karşı hoş,
iyilik hissi ile dolu. Yazarın kendisine karşı olan aşkını anlamamış ve onu bir
kardeş gibi gören bir kişi.
Paşa: Yazarın uzaktan
akrabası olan bir aile büyüğü. Nüzhetin babası. Yatalak bir adam. Kendine göre
küçük bir dünyası var. Okumaktan ziyade birisinin okumasını dinlemekten
hoşlanıyor. Yazarı ad okuması düzgün olduğu için çok seviyor. Ona devamlı
dışarıdan kitap aldırtıp okutuyor.
Dr. Ragıp: Uzun
saçlı,seyrek, ince sarı saçları olan, fakülteyi yeni bitirmiş bir doktor.
Nüzhetle evlenip Paşanın damadı oluyor. Bunun için yazarın ona hep hoşlanmadığı
birisi. Çok neşeli ve islav burnu gibi bir burnu var.
Nurefşan: Paşanın
hizmetçisi ve Nüzhetin en yakın arkadaşı, yardımcısı. İyi kalpli ve iyi niyetli.
Eserin Kısaca Özeti:
Kitabın kahramanı on dört on beş yaşlarında genç bir delikanlıdır. Bu delikanlı
çok sıhhatsiz hasta birisidir. Dizindeki bir rahatsızlıktan çok ızdırap
çekmektedir. Yarasının devamlı ağrı ve akıntı yapması nedeniyle sürekli olarak
hastaneye pansumana gitmektedir. Yazar annesiyle birlikte eski bir evde
oturmaktadır. Bu evin sofrası onların hayatlarının geçtiği yerdir. Pansumandan
döndüğü bir gün Erenköydeki uzaktan akrabalarına gitmeye, orada istirahat
etmeye karar verir. Erenköydeki köşk, yeşillikler içerisinde bahçesinde havuzu
olan çok güzel bir yerdir. Yazarın akrabası olan Paşa, yazara değer veren eski
bir emeklidir. Yengeyse yazara içten içe kızan birisidir. Nüzhete gelince
yazarın sevdiği ancak hiçbir zaman sevdiğini söyleyemeyeceği şımarık bir Paşa
kızıdır. Erenköyde onunla geçirdiği günler hem çok güzel hem de üzücüdür. Yenge
Nüzheti isteyen Dr. Ragıpa hemen söz kesilmesi taraftarıdır. Nüzhet ise bu
konuda ne düşündüğünü belli etmemekte adeta yazarın duygularıyla oynamaktadır.
Yengesinin Nüzhete mikrop geçebileceği uyarısını duyan yazar, evine dönmeye
karar verir. Bir yandan yaralarının ve ağrılarının artması bir yandan manevi
üzüntüleri yazarın sık sık doktora gitmesine neden olur.
Dr. Mithat bu konuda onun en büyük yardımcısıdır. En kötü zamanlarında hep o
yanındadır. Nihayet bir gün korktuğu başına gelir ve ayağının kesileceğini
öğrenir. Çok üzülmüştür. Bu üzüntüyle hastane odasında bayılır. Ameliyat günü
gelmiştir. Sonuçta bacağı kesilir. Artık o sakat bir insandır. Bunu düşünmek
hayatı daha zor hale getirmektedir. Bu arada Nüzhetin düğün davetiyesi
gelmiştir. Dr. Ragıp Beyle yarın evlenip Berline gidecektir. Yazarların da
hastaneden taburcu olma günü gelmiştir. Yaşam onu iyice korkutmaktadır. Ancak
kuvvetli olması gerektiğini düşünmektedir. Hastaneden çıkma günü gelir, yanında
gene annesi, Dr. Mithat Bey ve arkadaşı vardır. Bu odada daha birçok kişilerin
ızdıraplainleyeceklerini düşünerek hastaneden ayrılır.
Eserin Adı: Sefiller
Yazarı / Çevirmeni:
Victor Hugo / Gülten Suveren
Basıldığı Yer: Altın
Kitaplar
Sayfa: 190
Eserin Geçtiği Yer ve Zaman:
1815 1833 yılları arasında, Fransada geçen olaylar anlatılıyor.
Eserin Ana fikri:
Olabildiğimiz kadar iyi bir insan olmaya çalışmalıyız. Çünkü bir suç işlediğimiz
zaman, o suç ölünceye kadar bizimle birlikte yaşar.
Eserdeki Kişiler:
Jean Valjean, Cozette, Fantine, Javert
Jean Valjean:
Önceleri insanları sevmeyen, kendisine yapılan iyiliklere kötülükle karşılık
veren, hırsızlık yapmaktan çekinmeyen biriydi. Ancak pazarın kendisine insanca
davranması karşısında, adeta kişilik değiştirmiş ve ruhunun derinliklerindeki
insanca duyguları meydana getiren son derece dürüst, mert, iyiliksever,
merhametli ve namuslu bir insan haline gelmiştir.
Cozette: Cozette mavi
gözlü, çok güzel bir kızdır. Küçük yaşta annesinden ayrılmıştır. Fakat Jean
Voljean gibi iyi bir insanın yanında yetiştiği için oldukça şanslı sayılır.
Fantine: Conzettenin
annesi. Kendisini çocuğuna adamış fedakar bir annedir.
Javert: Jean
Valjeanın peşini bırakmayan polis komiseri. Komiser son derece namuslu,
görevini her şeyden üstün tutan, fakat çok katı, acımasız bir insandır. Buna
rağmen suçsuz bir insan cezalandırmaktansa, kendi hayatına son verecek kadar
mert bir kişidir.
Anlatım Özellikleri: Romanın genelinde duygusal bölümler ağır basıyor. Bu
bölümlerde kişilerin iç ve dış dünyaları, çevre ustalıkla yansıtılmış. Çeviren
kısa cümleler kullanmış çoğunlukla. Konuşma kısımlarında değişik fiil kipleri
kullanıldığı görülüyor. Kapı dışarı ettiriyordu. İster misiniz? bilirim.
öğrendim.- oturun
gibi
Eserin Özeti:
Jean Valjean küçükken annesi ve babası ölmüştür. Eniştesinin de ölümüyle
ablasının ve yedi yeğeninin geçimi üstüne kalır. Yeğenlerini doyurabilmek için
bir somun ekmek çalar. Bu olaydan dokuz sene sonra sürgün hayatı yaşar.
Hapisten çıktıktan sonra herkes ona kötü gözle bakar. Kimse bir şey vermek,
hatta karşılaşmak bile istemez.
En sonunda bir papazın evine gelir. Papazın evindeki gümüşleri çalar. Yakalanır.
Fakat papaz kendisini affeder. Gümüşlerini ona verir.
Daha sonra yaptıklarına pişman olarak, Mösyö Madeleine adı altında gittiği
kasabanın zengin olmasını sağlayan Jean Valjean, belediye başkanı olur.
Bu arada eşi ölen Fantine adlı bir kadın çalışmak için Mösyö Madeleinenin
fabrikasına gelir. Buraya gelirken kızı Cozettei, bir hancıyla karısının yanına
bırakır. Hancıyla karısı Cozettee bakmak için yüklü bir para isterler. Bu
sırada türlü bahanelerle oldukça para koparırlar. Bunun yanı sıra küçük kıza hiç
de iyi bakmazlar. Annesinin verdiği ipekli elbiseleri satıp kendi kızlarının
eskilerini giydirirler. Kendi yediklerinin artıklarıyla beslerler. Buna karşılık
Fantine kızına para bulabilmek için her şeyini feda eder. Canını dişine takıp
çalışır. Sonunda hastalanır. Bu arada Jean Valjean da Mösyö Madeleine ile
tanışır.
fakat Mösyö Madeleinenin dürüstlüğü yüzünden gerçek kimliği açıklanır. Fantine
ölür. Jean Valjean müebbet sürgüne gönderilir. Sürüleceği yere gemiyle
gidecektir.
Gemide, geminin ana direğine çıkmış olan bir gemici düşer. Adam düşerken
kollarını kaldırır ve bir yelken halatını yakalar. Halat pek incedir. Uzun süre
adamı çekemeyecektir. Jean Valjean subaydan izin alıp gemiciyi kurtarır. Ama
kendisi denize düşer. Cesedini ararlar ama bulamazlar.
Bu arada Jean Valjean ölmemiştir. Ölmeden önce Fantinee Cozettei alıp getirmek
için söz vermiştir. Bu sözünü Fantine öldükten sonra yerine getirir. Cozetteyei
katı kalpli hancı ve karsının yanından alır.
Parise gelirler. Fakat Jean Valjeanı yakalatan polis müfettişi Javert
peşlerini bırakmaz.
Bir gece Jean Valjean, Cozettei yanına alıp yola çıkar. Kulübe gibi bir yere
rastlar. Burada Belediye Başkanıyken hayatını kurtardığı adam vardır. Adam bir
manastırda bahçıvan olarak çalışmaktadır. Jean Valjean burada Ultime
Fauchelevent adı altında bahçıvanlık yaparken Cozette okula gidiyordu. İkisi de
çok mutluydu.
Zaman ilerliyordu. Yıllar birbiriniz izledi. Cozette artık genç, güzel bir kız
olmuştu.
Cozette manastır okulunu bitirince Ouest sokağında bir eve taşındılar. Fakat
Jean Valjean hala Fauchelevent ismini kullanmaktaydı.
Cozette ile Jean Valjean her gün Luxembourg Bahçelerinde geziyorlardı. Burada
Cozette her gün gördüğü Marius adlı çocuğu sever. Marius da Cozettei
sevmektedir. Jean Valjean bunu fark edince Cozettei alıp bulundukları yerden
daha uzak bir yere taşınır.
Marius çok geçmeden Cozettei bulur. Fakat evlenemeyeceklerini öğrenince, savaşa
katılıp orada ölmeye karar verir. Bunu öğrenen Jean Valjean da savaşa katılır.
Mariusu kurtarır. Gençler evlenirler.
Jean savaş sırasında peşindeki polis müfettişi Javertin de hayatını kurtarır.
Javert bu durum karşısında ne yapacağına karar veremez ve intihar eder.
Bir süre sonra Jean, Cozettein bile bilmediği büyük sırrını Mariusa açar.
Marius ondan nefret etmeye başlar. Jeanı evinde istemez.
Jean kısa bir süre içinde orayla ilişkisini keser. Bir sene kadar Cozettei
görmez. Bu bir sene içinde öz kızı kadar çok sevdiği Cozettei o kadar özler ki;
otuz sene yaşamış gibi çöker. Ölüm anı yaklaşır. Bu arada kapı çalınır. Gelenler
Marius ile Cozettedir. Marius hatasını anlamış ve nasıl bir haksızlık yaptığını
anlamıştır. Jean, Cozettei görmekten memnun olur ve yanında huzur içinde ölür.