|
|
DİYARIMIZDAKİ BİN BİR BAHAR
MEHMET SUCU
Gördüğü herhangi bir aksaklık veya yanlışlık karşısında; “Yok, yok… Biz
adam olmayız. Avrupa’da böyle mi?” diyen kimselerle karşılaştığımız
olmuştur. Bu tür kişiler, hayatın akışı içinde ortaya çıkan
olumsuzlukların sebeplerini hep başkalarında arar, kendilerinin de
hatalı olabileceklerini akıllarına hiç getirmezler. Belki de bu
insanoğlunun, nalıncı keseri gibi kendine doğru yontmaya, hataları
başkasında, sevapları kendinde aramaya meyyal oluşundandır.
Ahmet Hikmet Müftüoğlu
yıllar önce yazdığı “Yarayı Kanatan” isimli makalesinde bu konuya temas
etmiş ve memleketin içinde bulunduğu menfî şartlardan sürekli şikâyet
eden, kendi insanını ve değerlerini küçük gören, Avrupa hayranı ve Batı
karşısında kompleks içinde olan Doktor Pertev Bey ve emsallerine
seslenmiştir.
Ahmet Hikmet, bir gün
evine geldiğinde, Dava Vekili Turgut Bey’in: “Bu akşam bize buyur. Tatlı
sesler işiteceksin, güler yüzler göreceksin, ağlayacaksın, güleceksin...
Herhalde memnun olacaksın.” şeklindeki notuyla karşılaşır. Bu nottan A.
Hikmet, Dava Vekili Turgut Bey’in evinde tertip edilen fasıla
çağrıldığını anlar ve davete icabet eder. Ancak kendisini sürpriz bir
misafir beklemektedir. Farklı meslek ve meşreplerden davetlilerin
bulunduğu fasılda, memleketine inancını kaybetmiş, memleketinin
müziğinin, resminin, folklorunun, kültürünün iflâh olmayacak derecede
kötü olduğunu iddia eden Doktor Pertev Bey de vardır. Doktor Pertev Bey
bir ara; “Ben musikimizi sevmem, çünkü ihsas ettiği mânâ dâima aynıdır:
YEİS (ümitsizlik)… Şark’ın bütün makamlarında, fasıllarında bir ikinci
mânâ aramak beyhûdedir. Perde perde kara bir yeis, nağme nağme akan bir
yaş. Ben musikimizle ne göğsümü gererim, ne kollarımı sallayabilirim, ne
de zihnim açılır. Fakat dâima meyus olurum, yalnız boynumu bükerim,
dimağım örümceklenir.” sözlerini sarf eder.
Pertev Bey
gibilerini, Mehter’in Avrupalılar tarafından “Yeniçeri müziği” diye
adlandırıldığını ve Polonya’da, Avusturya’da daha sonra bütün Avrupa’da
“Yeniçeri Bandoları” kurulduğunu söylemek de ikna etmez. Dahası dünyaca
ünlü bestekârlar Mozart ve Haydn’ın meşhur bestelerini yaparken
Mehter’in tesirinde kaldıklarını, Alman Besteci Beethoven’in “Büyük
Senfoni”sinin son bölümünü Mehterin kös, davul ve zurnasıyla
seslendirdiğini, Mozart’ın “Türk Marşı”nın Türk askerlerinin “Allah,
Allah!” nidalarının tekrarından oluştuğunu, Viyana Kraliyet Orkestra
Şefi Gluck’un, sarayda verdiği konserlerinde repertuarına Mehter
bestelerini alıp orkestrasına çaldırdığını, Alman bestekâr Wagner’in bir
mehter konserini dinlerken heyecanlanarak kendini tutamayıp “İşte musîki
buna derler.” dediğini söylememiz de yetmez Pertev Beyleri kompleksten
kurtarmaya. İslâm tarihinde önemli bir yeri olan hat sanatı için ünlü
ressam Picasso’nun “İşte gerçek resim bu!” dediğini söylememizin bir
faydası da olmayacaktır Pertev Bey gibilerine.
Davetliler,
sordukları birtakım sorular, verdikleri örnekler ve cevaplarla, Doktor
Pertev’i Batı medeniyeti karşısında duyduğu acziyetten, aşağılık
hissinden kendilerince kurtarmaya çalışadursun o, inatla düşüncelerini
savunmaktadır. Ona göre Türkler, hiçbir vakit şahsî dehalarını gösterir
ne bir hüner, ne bir felsefe, ne bir edebiyat ihdas etmişlerdir. Hep
taklit ile vakit geçirmişlerdir.
Oysa
memleket, o zaman kimi alanlarda bazı devletlerin gerisinde kalmış
olabilirdi hattâ bu günümüz için de böyle olabilir. Ama sadece şikâyette
ve serzenişte bulunmak bizi geri kalmışlıktan kurtarmayacaktı,
kurtarmadı da. Hem ‘aydın’ denen kimsenin vazifesi, memleketi bir adım
dahi olsa ileri götürmek olmalıydı, serzenişte bulunmak değil. Hem
memleket bütün geri kalmışlığına rağmen kendine mahsus güzellikleri,
bünyesinde barındırıyordu. Onlarda olan, bizde olamayan çok şey vardı.
Bu doğruydu. Ancak bizde olan, onlarda olmayan şey de çoktu. Bunları
ortaya çıkarıp sergilemek, herkesten çok ‘aydın’ların vazifesiydi.
Davette bulunanlardan zayıf bir beyefendinin bunu Pertev Bey ve bizlere;
“Türkiye yıpranmış, tozlu, ciltsiz; lâkin mühim ve müfit bir kitaptır.
Onu okumak, tashih edip tab etmek sabır ve merak ister.” sözleriyle
kibar bir şekilde hatırlattığını naklediyor A. Hikmet.
Toplantıda bulunan Kemanî Sami Bey de: “Bu
memleketin güzelliklerini göremeyerek bakıyorsunuz, şiirlerini
anlamayarak dinliyorsunuz.” sözleri ile itiraz etmiştir Pertev Bey’e.
Evet, bu sözler de gösteriyor ki, memleketin güzelliklerine görmemek
için bakanlar vardı. Bunlar her zaman var oldular, sürekli bardağın
yarısı boş diyorlardı. Oysa güzel gören, güzel düşünürdü. Bardağın dolu
tarafını da görmek ve göstermek gerekirdi. Dr. Pertev Bey ve
benzerlerine deryanın kıymeti anlatılmalıydı. O toplantıda bulunanların
işi belki o gün için zordu. Ancak günümüzde aradan bu kadar yıl
geçtikten sonra mühim ve müfit kitabın ciltlendiği, tozlarının
silindiği, tab edildiği sadece neşrine ihtiyaç duyulduğu bir ortamda
günümüzün Pertevlerini ikna etmek o kadar zor olmayacaktır.
Ahmet Hikmet Bey
bir başka yazısında da “Kont Geza” isimli bir Batılının ecdadının eski
hilâtlarıyla kendisinin biriktirdiği âsâr-ı nefîse koleksiyonunu
göstermek için kendisini ve yanındakileri konağına davet ettiğini
aktarır. Evde bir müze gibi kontun ailesinden kalma çarık, çizme, pabuç,
terlik, takunya; firuze, mercan işlemeli, gümüş oymalı telkari bıçaklar,
yatağanlar; pırlantadan akike, altından pirince kadar belki üç yüz
yüzük, pastel veya yağlı boya levhalar sergilenmektedir. Nitekim bir
tablonun önüne gelince ev sahibi, “İşte, Macaristan’da eşi bulunmayan
bir levha, bir hakiki Wato.” diyerek 1684-1721 yılları arasında yaşamış
ressam Jean Ant. Wattea’nun bir eserini gösterdikten sonra “Şimdi bundan
daha kıymetli bir şey göstereceğim.” diyerek parmağıyla levhanın yanında
asılı duran küçük halıyı gösterir. Bu, bir Gördes seccadesidir.
Dr. Pertev
Bey, kendi memleketini hakir göredursun, onun hayran olduğu Batılılardan
biri, bir Macar Kontu, sahip olduğu ve belki de küçük bir dağ köyünde
fedakâr bir kadının nasırlı elleriyle dokunmuş Gördes halısını bakın
nasıl anlatıyor: “Koyu mavi zemin üstüne kırmızı bir kenar ve sarı
zırhlar ile çevrilmiş ve ortası dört ve sekiz köşe madalyonlar ile
bezenmişti. Kenarın, zırhların ve madalyonların içleri anlaşılmaz
nakışlarla dolu idi. Bunlar çapraşık, karışık fakat imtizaçlı; perişan,
dağınık fakat muntazam; hiçbir şekle uymaz, fakat hendesî; ne çiçek ne
yaprak, fakat düşünce; ne resim ne hendese fakat ince idi.
Bakınız,
bakınız, şu çiçeklerde maviden kırmızıya, kırmızıdan sarıya ne lâtif bir
âhenk ile geçiliyor. Boyalara bu garip imtizacı bu hayale gelmeyen güzel
âhengi veren hangi ilimdir, hangi terbiyedir? Sanmam ki Türkiye’de bir
halıcılık mektebi bulunsun.
Ben Hint’in, İran’ın o üstlerinde oklarla vurulmuş ceylan, kaplan
resimleri, çelimsiz süvariler, bücür insanlar, kurbağalara benzer kuşlar
işlenmiş halılarını sevmem. Onlarda ne hayvan, hayvan; ne çiçek
çiçektir. Bu tabiî maddeler yarım ve iptidaî surette taklit tersim
olunmuştur. Türk halılarında tabiatı taklitten eser yoktur. Bütün
nakışlar tulûat ve icattır. Bütün bu hüner, munis ve düşündürücü
garabettedir. Nakışları birbirine benzer daha iki halı görmedim.” Ve
kont sözlerini Macaristan’da eşi bulunmayan bir levha bir hakiki Wato
diye tarif ettiği tabloyu kastederek; “Bir gün fakir düşsem, belki
Wato’yu satabilirim. Fakat aile yadigârı eşyam ile bu halıyı elden
çıkaramam sanırım.” diyerek bitirdi.
Bu sözler ve
benzerleri gösteriyor ki aslında bu memlekette de güzel sanatlar icra
ediliyordu. Güzel işler yapılıyordu. Hem bunlar “Güzel görenlerin”
elleriyle “Güzel düşünenlerin” beyinleriyle giderek çoğaldı.
Doktor Pertev
Bey’in aksine sanatıyla, kültürüyle, mazisiyle iftihar eden A. Hikmet:
“Ben bu istiğrakta iken arkadaşlarımın hâne sahibine veda ettiklerini
görerek mahcup fakat müftehir, seccadenin huzurunda kalben secde ettim.”
diyerek yazısını noktalıyor.
Evet, âdeta
sevgilimiz olan vatanın ilerleyip kalkınması, müreffeh bir hâle gelmesi
ona itimat edilmesiyle, inanılmasıyla mümkün olacaktır. Fasılda bulunan
zayıf beyefendiden aktarılan aşağıdaki sözler, Doktor Pertev gibi
düşünenlere ve memleketi için bir şeyler yapmak isteyenlere ışık tutacak
sözlerdir. Ve yapılması gerekenleri veciz bir şekilde anlatmaktadır: “…
Bu zavallı vatanın yarasını kanatan ona inanmayan, itimat etmeyenler;
onu beğenmeyenler ve dâima onun kusurlarını gören sevgilileridir.
Memleket düşünülmemekten, unutulmaktan, ihmal olunmaktan bıktı. Ona
itimat ettiğinizi, onu saydığınızı, ona güvendiğinizi âlem duysun…
Sanatlarıyla, musikisiyle, raksıyla, edebiyatıyla, güzellikleriyle onu
âlem görsün. Cânânınızı bırakıp da ellerin peşinde dolaşmayınız.”
Memleketimizin
güzelliklerini gören ve bunu büyük bir ustalıkla dillendiren vatansever
şairimiz F. Nafiz Çamlıbel de milletimize ve milletimizin değerlerine
olan inancını kendinden emin bir şekilde “Sanat” şiirinde şöyle
destanlaştırır:
“Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımız da bin bir baharı saklar
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.
Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık bir mâbedin içini
Bizi sarar bir sülüs yazı görsek duvarda
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini.
Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.
Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz.”
|
|