Tarık
Buğra'nın Türkçe Sevdası
A. Osman DÖNMEZ
Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra,
hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu alanların
temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri
sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli
aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve
bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine,
siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta
soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir
kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası
münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu
tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden,
‘öztürkçeciler’ ve dilde ‘arılaşma’yı savunanlar tarafından dışlanmıştır.
“Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini, bu yolda
halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını düşünen Tarık
Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son derece tahrip edici
neticeler doğurduğu kanaatindedir. Bunun için kendi neslinden birçok yazarı da
peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran ‘öztürkçe’ macerasından uzak durmuş,
özellikle ‘kültür kelimeleri’ dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden
yazarlık hayatı boyunca vazgeçmemiştir.”1 Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta
değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca ‘kafa’ ile ilgili
faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk
çağlardan beri ‘insanın kelimelerle düşündüğü’ anlayışı, ortak bir hakikat
olarak kabul görmektedir. Yakasını ‘kelime anarşisine’ kaptırmış bir eğitimle,
matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim,
felsefe ve tefekkür yapılamaz. Tarık Buğra’ya göre Türkçenin bugünkü görünüşü,
dil şuurunun kaybolduğunu haber vermektedir.
Tarık Buğra’nın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir şekilde
dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda görev yapanları da
çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin birbirlerini çok tuttuklarını,
kendi anlayışlarına göre müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına
göre, bilgin, sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir. Bu kurumun
yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi bozdukları,
fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin anadili üzerinde oynanan
kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren
Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı
takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım
işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler.
Tarık Buğra arı bir dil meydana getirmek iddiasını ‘dil ırkçılığı’ ve
tasfiyecilik olarak görür. Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki
kabile dilleri hariç, ‘arı dil’ olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemal’in son
dönemlerindeki dil anlayışıyla, ‘öztürkçecilerin’ yaptıkları arasında en küçük
bir ilgi bulunmadığını belirtir. Buğra, Mustafa Kemal’in dilde girilen çıkmazın
farkına vardığını Falih Rıfkı’ya söylediği şu sözle hatırlatır: “Çocuk, çıkmaza
girilmiştir. Türkçeyi bu çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz.” Tarık
Buğra, ‘Atatürk ve Türkçe’ başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde
yayımlanan yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün 1934 ve 1937
yıllarında ‘Türk Dili Araştırma Kurumu’na gönderdiği iki mesajına yer verir.
Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki farklı mesajda,
Atatürk’ün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak mümkündür.
Atatürk’ün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir:
“Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal
kurumlardan kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben
de kamuyu kutlularım.”
Atatürk’ün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir:
“Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren
telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda
muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”
Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla ‘öztürkçecilerin’
dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğra’ya göre her iki grup da iktidara
karşı mücadelesini devleti ve devletin temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür.
Tarık Buğra, ‘öztürkçecilerin’ dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla
dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu
cümlelerle ortaya koyar Tarık Buğra: “Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir
tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki,
bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler
işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de
var. Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce
ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû
barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma
düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor.” Bu düşüncesini şöyle bir örnekle
anlatmak ister Buğra: “Değiştirin ‘aşk’ kelimesini -veya unutturun- Yunus
Emre’den, Karacaoğlan’dan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı,
yazarlarıyla birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve
piyesler de caba.” Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde
‘öztürkçecilerden’ daha samimi bulur. Çünkü Servet-i Fünuncular bu mücadeleyi
kaybettiklerinde, kaybedecekleri bir ‘Sis’ bir ‘Aşk-ı Memnû’ları vardır.
Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları zaten mirasyedidir, bazıları
da sırf kitapları baltalamak için kitap çıkarmıştır. Tarık Buğra, 4 Nisan 1969
tarihli Tercüman gazetesindeki yazısına ‘öztürkçecileri’ kastederek “Kiralık
Kâtiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar,
bu öztürkçeciler başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı
kundaklamak için tutulmuş - veya kandırılmış- kiralık kâtiller. Ne kadar usta ve
üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş -
veya kandırılmış- kâtiller. (…) Yuf olsun bu oyunu -oynayanlara ve oynatanlara
değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara ve devlet sorumlularına. Onlar bu
‘yuf’tan yakalarını kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır
yakalarına onların.”
Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri
çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını
Buğra şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz, kent mi? Şehir dediniz mi,
gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent
deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana
olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada
kötü ve sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiye’nin
yarınları vardır. ‘Şehir’ kelimesini atıp onun yerine ‘kent’i koyarak Türkçeyi
yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarının söyleyenleri
‘zibidi’ olarak niteleyen Buğra, ‘kent’ kelimesinin arıcıların iddia ettiği
gibi, Türkçe olmadığını belirterek asıl ‘şehir’in Türkçe olduğunu söyler. Şehir
kelimesini unutmakla ne kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır:
“Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden
bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü
Tanpınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beş Şehir’i Varto
yıkıntılarının altında (1966 yılında Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen
depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da
‘Şehir Kâhya’sından Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir
bile kalmaz elimizde.” Tarık Buğra’ya göre “bir kelimenin ölümünü beklemeden
fırına atmak, o kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve
düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak” demektir. Tarık Buğra,
kelimelerin temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve
tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu hakikatleri
yıkmaya kalkışacağını söyler: “Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova,
Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da
rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri
kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de ‘kent’i şehir, ‘koşul’u
şart, Farsça ‘zor’dan zorlama ‘zorunluk’ ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan
çekinmiyor.”
Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî
birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi?”
diye sorar. Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep
olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının
yaralarıdır. Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik
olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet,
şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de
bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir.
Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz
bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin
öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır: “Kültürü
dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç
içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini,
soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir,
sağlamlaştırır, millîleştirir.”
Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına rağmen,
gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı kelimelere gecikmiş
olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir samimiyetsizlik olarak görür. Karşılık
bulmaya çalıştıkları kelimeler ‘otobüs’ kelimesinde olduğu gibi köylere kadar
ulaşmıştır, öyle veya böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin
getirdiği kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra,
bu hususta Fransa Dil Akademisi’nin bir faaliyetine dikkatleri çeker: “Amerika
ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil Akademisi, vaktin
gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin getireceği ve getirdiği terimlerin
Fransızca karşılıklarını bulmak, bu işi de onlar halka intikal etmeden yapmak
kararı aldı.” Tarık Buğra yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe
karşılıklarının bulunmasını ister. Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi
için bu önemlidir. Tarık Buğra, ‘bütün, hep, hepsi, her’ kelimelerinin hepsinin
‘tüm’le karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların yok
edilmeye çalışıldığını belirtir. Nüansların ve deyim ayrıntılarının
kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili
yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen, ‘Hakikatin yerine
gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusunu sık sık hatırlatan Buğra, bu soruya
verdiği ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını tekrarlamaktan zevk duyar gibidir. Başka
bir yazısında, ‘hakikat’ ile ‘gerçek’ kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle
çizer: “Bir dil ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük
bir ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye mahkûm
düşecektir; yani insan öğütecektir.’
“Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana kadar Türkçe.
İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak ondan sonra hakkımız
olabilir.” diyen Tarık Buğra, dilin dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde
olduğumuzu belirtir. Bu olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan
başka bir fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce
üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin TRT’sini
de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla ortak hareket
etmektedir. TRT’nin ‘Anayasa’ dilini kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı
ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak sadece TRT’nin değil, bütün herkesin
boyun borcudur. Hâlbuki Buğra bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu
iddiasına bazı misaller getirir: “Başta ‘neşir ve ilân’ tarihi yazılıdır. Sonra
‘neşir’ birden bakarsınız ‘yayın’ olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya
kanun dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.”
Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün hikâyecilerinin, şâirlerinin
ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları
anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların
dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden
anladıklarını belirtir. Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine
yabancılaştıklarına ve bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine
işaret eder. Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi
olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak görür.
Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde edebiyatçıların, yani
üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın neticesine göre çizileceğini söyleyen
Buğra, dilin korunması yönünde bazı tekliflerde bulunur. Meselâ dil şuurunun
oluşturulması için önemli eserler, okullarda okutulmalıdır. Alfabeden
kaynaklanan telâffuz hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların
konuşmaları kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır. Türkçeyi koruma kanunu acilen
çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne geçilmiş
olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle siyasetçilerin, dile el
atmalarını karşı çıkılmalıdır. Tarık Buğra, üniversitelerin dilin bozulmaya
çalışılması karşısında tepkisiz kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve
bu idraksizliğin içinde seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün
unsurlarıyla medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler. Tarık Buğra kendisinin
de ‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde gelen
tepkilere ise, ‘Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol gücümüzü
kaybedebiliyoruz.’ diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir durum olduğunu,
çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini belirtir. Dilin asıl değerinin
ve medeniyet birimi sayılışının ‘yazı’ sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük
sanat adamlarının dili nasıl zenginleştirdiğini Montaigne’den yaptığı iktibasla
anlatır: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer
kazandırırlar. Bu işi, dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını
çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni ‘sözcükler’ getirmezler.
Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır,
derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı
düşünerek, ustalıkla yaparlar.” Buğra, Montaigne’in yeni yazarların yaptığına
ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının ilerleyen bölümlerinde:
“Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor
(…) Yenilik oldu mu bayılıyorlar; işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni
bir kelime kullanabilmek hevesiyle eskisini atıyorlar. Çoğunda da attıkları
kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri oluyor.” Dilini kaybeden bir milletin
ayakta duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık
derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden asırlar önce
yaşamış olan Konfüçyüs’le aynı noktada birleşir. Konfüçyüs dil ile bir milletin
geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: “Bir memleketin idaresini ele
alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü
dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade
edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin
gerektiği şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet,
kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa,
şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte
bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.”
Tarık Buğra’nın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için çırpındığı
Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi araştırmalar isteyen bir
husustur. Ancak görünen odur ki, durum pek de iç açıcı değildir. Çünkü bugün,
40-50 yıl önce yazılmış eserleri anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve
üniversite gençliği var. Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması,
milletimizin bilimde ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır. Bir milletin
yeryüzünde var olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin
dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi için,
önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi her türlü ilmî
araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz ve işlememiz gerekiyor.
Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere, romancılara ve ilim adamlarına
ihtiyacımız var.
_______________
Dipnot
1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay.,
İstanbul. 1995.
Kaynaklar
1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.
2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.
3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990