'Osmancık'
Romanında 'Horasan Erenleri' Motifi
A. Osman DÖNMEZ
13. yy sonu ile 14. yy başlarında Söğüt, Domaniç çevresinde küçük
bir beylikken, uygulanan politikalar ve Yaratıcı’nın bahşettiği özel bazı
imkânlar sayesinde tarihin en büyük imparatorluklarından biri hâline gelen
Osmanlı’nın kuruluş ve gelişmesinde, birçok faktör rol almıştır. Bu devletin
kuruluş ve gelişmesine tesir eden unsurlar, ortaöğretimde daha çok, bey ve
padişahların şahsında kuru hâdiseler yığını olarak ele alınır. Oysa Osmanlı’nın
kuruluş ve gelişmesinde birçok hâdise ve kişiyle birlikte o zamana kadar fazla
görülmemiş ‘bir insan modeli’ de rol almıştır. Tarık Buğra, ‘Osmancık’
romanında, klâsik bilgilerin ötesine geçerek, Osmanlı’nın kuruluşunu çeşitli
yönleriyle roman gerçekleri çerçevesinde tahlil eder. Buğra, ‘Osmancık’
yazılmadan önce kendisiyle yapılan bir mülâkatta; “Dünyanın en medenî
imparatorluğunu kurmanın şifresini çözdürtebilecek tiplerle”1 bir roman yazmayı
düşündüğünden bahseder. Nitekim 1950’lerden beri yazmayı düşündüğü bu romanı,
1983 yılında ‘Osmancık’ adıyla yayımlar.
Tarık Buğra ‘Osmancık’ romanında, dünyanın en medenî
imparatorluğunun kuruluş ve gelişmesinde önemli bir şifre olan, bir gâye, hedef
ve misyon için yurtlarını, vatanlarını terk eden insanların hâlet-i rûhiyelerini
anlamaya ve anlatmaya çalışırken, Batılı bazı tarihçilerin, ‘Osmanlı’yı Türkler
tek başlarına kurmamışlardır.’ tezine destek olarak ileri sürdükleri,
‘Osmanlı’nın kurulması döneminde Asya insan kaynakları ile Osmanlı’nın arası
çeşitli beylikler vs. ile kesildiğinden Osmanlı’nın kurulması için gerekli
unsurlar, yerli Rumlar arasından tedarik edilmiştir.’ tarzındaki bazı iddiaların
da aslında ne kadar temelsiz olduğunu göstermektedir. ‘Osmancık’
romanının alt başlığını ‘Cihan devletini kuran irade, şuur ve karakter’ olarak
atan Buğra, özelde Osman Gazi’nin, genelde ise bütün bir milletin hangi şekil ve
şartlarda bu oluşumda rol aldığını anlatır.
‘Osmancık’ romanının vak’a
örgüsü, Ö. L. Barkan’ın: “Osmanlı tarihi, bütün diğer tarihler gibi,
bir hanedanın destanını yapmak isteyen tarihçilerin kaydettikleri şekilde
münferit ve müstakil bir seri vekayiden ibaret değildir. Her hâdise kendisini
hazırlayan bir sürü sosyal, ekonomik ve dinî şartlarla işlenmiş ve haricî
tesirlerle dünya yüzünün değişmesi nev’inden bir oluşla yavaş yavaş tabiî olarak
hazırlanmıştır. Bu bakımdan siyasî şahsiyetler ve vekayi arkasında onları
hazırlayan içtimaî sebepleri aramak lâzımdır.” 2 şeklindeki tespitine
uygundur. ‘Osmancık’ romanı dikkatli bir tetkike tâbi tutulduğunda şu
görülür: Osmanlı; devlet teşkilâtının kurulması ve gelişmesinde gerekli olan
insan gücünü, büyük nispette yine bizzat kendi değerlerinden ortaya çıkarmıştır.
‘Osmancık’ romanındaki bu tezin tutarlığını anlamak için, bazı tarihî
gerçeklerin bilinmesi gerekir:
13. yüzyılda Anadolu, bir taraftan Moğol baskınından kaçan insanların; bir
taraftan, göç dolayısıyla bu topraklara uzanan göçerlerin; bir taraftan da
kendini bir gâyeye adamış alperenlerin buluşma noktası gibidir. Ö. L. Barkan’ın
‘Kolonizatör Türk Dervişleri’* isimli makalesinde belirttiği gibi,
Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Anadolu’nun çeşitli bölgeleri, Türk ve İslâm
dünyasının farklı yerlerinden gelmiş, belirli bir eğitim ve terbiyeden geçmiş
sınıf ve meslekten insanlarla doludur. Bunlar arasında İslâm coğrafyasının
çeşitli yerlerindeki medreselerden çıkan hocalar, Selçuklu ve diğer devletlerin
yönetim kademelerinde bulunmuş şahsiyetler olduğu gibi, çeşitli tarikatlara
mensup şeyhler ve ‘Gâziyân-ı Rûm, Alp-Erenler, Ahîyân-ı Rûm, Horasan Erenleri’
gibi isimlerle anılan derviş grupları da vardır. İşte “Osmanlı İmparatorluğu
teessüs etmeğe başladığı zaman, bu kadar geniş hudutlar içinde kaynaşmakta olan
bir âlemin dört bucağında tekevvün eden dinî ve sosyal cereyanları, bilgi ve
tecrübeye sahip insanları ve mânevî kuvvetleri arkasında bulmuştur.” 3 Bu
grupların yekpareleşip bir enerji hâline geçebilmelerine ve birlikte hareket
etmelerine vesile olan kaynaştırıcı unsur ise Sâmiha Ayverdi’nin belirttiği
gibi, ‘İ’lâ-yı Kelimetullâh aşkıdır.’4 Ayverdi, bu kütleyi tek cevher hâline
getiren iman ruhunun başlıca kaynağının Anadolu’nun içtimaî yapısına hâkim olan
ulema ve dervişler olduğunu söyler; bu iman adamlarının Osmanlı’nın kuruluşuna
katılmalarını devletin büyük ve eşsiz talihi olarak görür.5
Tarık Buğra, ‘Osmancık’ romanında 13–14. asırlarda, Anadolu’nun
Müslümanlaşmasında, imarında ve çeşitli sosyal müesseselerin kurulmasında önemli
roller üslenen gruplardan ‘Horasan Erenleri’ni inceden inceye işler. Bu çok
önemlidir; çünkü bu dervişler o zamana kadar Anadolunun yerli halkının alışık
olmadığı bir misyonun temsilcileridirler. Osmanlı’nın kuruluş ve gelişme
yıllarında meydana gelen bazı siyasî ve sosyal hâdiseleri açıklayabilmek, ancak
bu dönemde rol oynayan dervişlerin varlığını bilmekle mümkündür.
Burada bir hususu belirtmek faydalı olacaktır: Romanda Osmanlı’nın mânevî
mimarlarından biri olan Ede Balı bir şeyhtir ve etrafında dervişler
vardır. Ancak bu yazıda
mevzubahis edilecek dervişler, romanda Harlak civarına yerleşen ve aynen Ede
Balı gibi iç ve dış muvâzenesini sağlamış ‘bilinmeyen, tanınmayan Ede
Balılar’dır. ‘Horasan Erenleri’ olarak isimlendirilen bu
insanların, ‘Osmancık’ romanında Harlak civarına yerleşmiş oldukları
görülür. Tarık Buğra’nın ‘Osmancık’ romanını yazarken çeşitli tarihî
belgelerden yararlandığı bir hakikattir. Yazar, Osmanlı’nın kuruluş dönemlerinde
tarihî gerçekliği sâbit bazı şahıs ve hâdiseleri, bazı değişikliklerle,
Ertuğrul Gazi ve Osman Bey dönemine taşır. Nitekim romanda Uruz
Derviş ile Ertuğrul Gazi arasında Harlak’ın yurt edinme hâdisesi esnasında
yaşananlar ile, tarihî belgelerde Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi
ile Geyikli Baba arasında geçen diyaloglar birbirine paralellik arz eder.
Bursa’nın fethinden sonra değerli hediyelerle kendini ziyaret eden Orhan
Gazi’nin hediyelerini kabul etmeyen Geyikli Baba’nın, dervişlerin yerleşmesi
için Bey’den kıraç bir araziyi istemesi gibi, ‘Osmancık’ romanda da
Uruz Derviş, ekip dikmeye müsait birçok yer varken Ertuğrul Gazi’den kıraç bir
arazi ister ve buranın da çok azını sahiplenir.
‘Horasan Erenleri’, ‘Osmancık’ romanının vak’a örgüsünde Osman Bey’in
dikkatini, ilk olarak kendi misyonunu anlamaya başladığı dönemlerde çeker.
Romanın ilk bölümlerinde Osman Bey, henüz bilmediği, tanımadığı ve
misyonlarından habersiz olduğu bu insanlarla, kendi vazifesi arasında bazı
bağlantılar kurmaya ve onların vazifelerini anlamaya çalışır. Onlardan
bazılarının, babası Ertuğrul Gazi’yi ziyaret etmesi, babasının bu insanlara
büyük saygı göstermesi, dervişlerin birbirleriyle olan münasebetleri ve niçin
buralarda bulundukları üzerinde düşünür. Bu, romanda şöyle anlatılır: “Ya
babasının (Ertuğrul Gazi’nin) büyük saygı gösterdiği, kâh görünüp kâh çekilip
giden birtakım adamlar? Ki, Osman bunların bu yöreye ve daha batıya veya daha
kuzeye, kendilerinden önce geldiklerini, babasının anlattıklarından biliyordu.
Kimdi bunlar, niçin gelmişlerdi tâ Türkistanlardan? Ve onları birbirine
yaklaştıran.. yakınlaşma ne kelime? Birbirine sürekli bağlı tutan (neydi?)”
6 Babasının kılıcına farklı bir mânâ verdiklerini düşündüğü dervişlerle Osman
Gazi ilk olarak Harlak’ta karşılaşır. Dervişin taştan örme iki gözlü bir
kulübesi vardır ve kulübe düzlüğün bitimine bir kartal yuvası gibi
kondurulmuştur. Geniş düzlüğün üç beş dönümlük yeri sürülüp ekilmiştir,
fidanlanmıştır, yarı tarla yarı bahçe yapılmıştır. Bu karşılaşma esnasında Osman
Gazi, yerleştiği yeri görünce dervişe kanaatkâr olduğunu söyler. Çünkü ırmağın
öte yakasında ekim ve dikime daha uygun düzlükler varken, dervişin bu kıraç yeri
seçmesi Osman Bey’e enteresan gelmiştir. Bunu dervişe söylediğinde, dervişin
cevabı daha da enteresandır: “Ben burayı kendim bulmadım ve sahiplenmedim ve
mallanmadım. Git dediler, geldim. Burayı münasip gördüler aldım. Hemi baban
(Ertuğrul Gazi) verdi de aldım.” 7 Sözü edilen dervişler, herhangi bir yeri
yurt edinirken oranın bazı özelliklerini göz önünde bulundurmaktalar; yahut Bey
veya temsilcileri tarafından bazı önemli özelliklere sahip yerlere özellikle
yerleştirilmektedirler. Bu özelliklerden biri, yerleşim yerinin stratejik
önemidir. ‘Önceden belirlenen bir gâyeye ulaşmak için tutulan yol’ mânâsına
gelen strateji; semantiğinde güvenlik, haberleşme, dışarı açılma gibi
çeşitli mânâları da barındırır. Harlak da böyle önemli stratejik bir konuma
sahiptir. Romanda bu durum şöyle ifade edilir: (Harlak’ta) “Kuzeye yol veren
geçit, aşağıdaki uçurumun karşısında, ayaklarının altında idi; tavşan geçse
görünürdü.” 8 “Harlak, Domaniç’i kuzeye bağlayan tek geçitten kuş
uçurtmayacak bir yerdedir. Ve karşı sırtlarda, kuzeye doğru çaprazlama,
Harlak’takine benzer şeyler olmaktadır.” 9 Orduların önünden giden, genelde
derbent olarak isimlendirilen ve stratejik bakımdan öneme sahip sarp mekânlara
yerleşip oraları imar ve iskân eden, oraların şenlenmesine vesile olan bu
dervişler, bir nevi istihbarat teşkilâtı vazifesi de görmektedirler.
Yerleştikleri yerler stratejik öneme sahip olduğundan bu insanlar gerek
gözetleyerek, gerekse bulundukları yerden geçen insanlarla konuşarak her türlü
bilgiyi alabilmektedirler. Bunlardan alınan haberler bir şekilde beye
ulaştırılmaktadır. Romanda bu dervişlerin istihbaratla ilgili vazifeleri şöyle
anlatılır:
“- Beğ, seni Derviş Uruz görmek diler.
- Beğ seni bir garib abdal arar.
- Gelenlerin çoğu dervişlerdir; ama aralarında Rumlar, Tatarlar,
Germiyanlılar az değildir. Ve hepsi de haber yüklüdür ve haberlerin çoğu da
önemlidir.”10
Dağ başlarına, geçitlere ve yörelere hâkim yamaçlara, kıraç ve stratejik
bakımdan önemli ıssız yerlere yerleşme oraların güvenliği açısından da
önemlidir. Bu tür yerleşimler dağ başlarında bir tür karakol vazifesi görür.
Osmanlı’nın daha sonraki yıllarda Balkanlara doğru açılmasını da düşünürsek bu
tarz yerleşimler, gerek haber alma bakımından, gerek fethedilen yerlerin iskân
ve imarı bakımından ve gerekse yerli halkla kurulacak müspet diyalogların
devlete sağlayacağı avantajlar bakımından orduların önünde bir öncü kuvvet
özelliği arz eder.
Bey olduktan sonraki gelişlerinde Osman Gazi, Harlak’ın her seferinde daha da
şenlendiğini, yeni gelenler ve doğanlarla nüfusunun sürekli arttığını görür.
Zamanla burası değirmeni ve mescidi olan güzel bir köye dönüşür. Harlak, Osman
Bey’in idealindeki yerleşim tarzının; burada yaşayanlar da idealindeki
insanların bir ifadesidir. Harlak ‘Osmancık’ romanında yeni yeni
filizlenen devletin bir prototipi gibidir. Roman boyunca Osmanlı’nın gelişmesi,
Harlak misâlinde müşahhaslaştırılır. Osman Gazi’nin Harlak’a sık sık gitmesi
burada ortaya çıkan ‘yeni insan’ modelini izlemek istemesi mânâsına geleceği
gibi, burayı teftiş etme özelliği de arz eder.
Anadolu’da çok ö-nemli işlere imza atan bu dervişler, geldikleri yerlerden
işlerine yarayacak çeşitli donanımlarla Anadolu’ya gönderilmişlerdir. Ziraatten,
el sanatlarına kadar çağın ve şartların gerektirdiği çeşitli donanımları, onları
yerli halkın gözünde farklı bir konuma taşır. Bu donanımları onların yerli
halkla daha iyi diyalog kurmalarına vesile olur. Tarık Buğra, romanda bunu Osman
Gazi’yle, Harlak’ı yurt edinen Uruz Derviş’in ilk karşılaşmalarında şöyle
anlatır: “Bir köşede kalaycı ocağı vardı. Uruz Derviş: ‘elimden gelir.’
dedi, ‘aşağı Rum köylerinden kap kacak toplar kalaylarım. (Osman Gazi) içerde ot
ve çiçek kuruları, kökler gördü. Adam (Uruz) bunu da açıkladı: ‘Horasan’da
öğrettiler: kimi dertleri ve illetleri tedavi ederim. Rumlar arar oldu beni.”
11 Özellikleri ve yaptığı işler ayrıntılı olarak anlatılan Uruz Derviş,
romanda ‘Horasan Erenleri’nin temsilcisidir. Ondaki vasıflar binlerce dervişten
toplanmış ve idealize edilmiştir; Uruz, romanda özel bir isim değil, âdeta bir
tür ismidir. Uruz, bu şekildeki binlerce insanı temsil etmektedir. Böyle elinden
çeşitli işler gelen, dönemin ihtiyaçlarına göre bilgi ve beceriyle donatılmış,
‘Hak ve doğru bildikleri yolda fisebilillah çalışan, soylarına yararlı
olmayı dileyen’, bir davaya gönül vermiş binlerce insan Anadolu’ya
yerleşmiş veya yerleşmek üzeredir. Romanda birbirleriyle sıkı münasebet hâlinde
oldukları belirtilen bu dervişlerin vasıflarını, fonksiyonlarını ve gâyelerini
Aykut Alp anlatır: “Gönül, kafa ve bilek erleri idi onlar. Hem
savaşçı hem bilgili idiler. Kimi demir dövmesini, çeliğe su vermesini, kap kacak
kalaylamasını; kimi dikip dokumasını; kimi saraçlığı bilirdi. Kimi hayvanların,
insanların hastalığından anlar, onları tedavi ederdi. Hepsi de çok, çok
uzaklarda bırakılmış bir ocaktan, aynı törelerden, bir tek gâye için yetişmiş; o
tek gâye için çok, çok uzaklardan gelmişlerdir.. gönderilmişlerdir… Kayı boyunun
geldiği yerlerden, Kayı boyunun güttüğü gâye için. Bu gâyenin gözcüsü,
gözeticisi, habercisidir onlar. Onlar bu gâyenin yayıcısı, birleştiricisidir. Ve
onlar yoktur, bu gâye vardır. Ve onlar bu gâyeyi gerçekleşme yoluna koyacak
bileği, kafayı, gönlü aramaktadırlar, o kafaya, o gönle sahip boyu
aramaktadırlar.” 12 ‘Horasan’dan Diyâr-ı Rûm’a öğüt taşıyan bu insanlar’ın
bey seçimine de tesirleri vardır. Bu durum romanda şöyle ifade edilir:
“Osman, beğliğinin Harlak’ta Gökçe Bacı tarafından ilân edildiğine, kendisinin
bile yadırgadığı bir güvenle inanmaktadır.” 13 Çeşitli kaynaklarda
‘Bacıyân-ı Rûm’ olarak isimlendirilen Müslüman Anadolu kadınlarını romanda Gökçe
Bacı temsil etmektedir. Gökçe Bacı, Harlak’a ilk yerleşen kişi olan Uruz
Derviş’in annesidir. Gökçe Bacı, açık sözlülüğü, yaptığı işler ve saygınlığı ile
Osman Gazi’nin devamlı diyalog hâlinde olduğu bir kadındır.
Her türlü faaliyetlerini beyin bilgisi dâhilinde yapan bu dervişler, savaş
zamanlarında orduya katılmaktadır. Savaşlarda faydalı olanlara ise, bazı
yerlerin idaresi bağışlanmaktadır. Nitekim Kulacahisarın yönetimi Uruz’a
verilmiştir. Bu durum bu dervişlerin ziraatte, askerlikte başarılı olduğu kadar,
idarecilikte de başarılı olduğunu ortaya koyar. Nitekim Kulacahisar halkı
Uruz’un idaresinden memnundur. Uruz daha sonraları buradaki askerleriyle
savaşlara iştirak eder; Yeğli Pazarı baskınında, ordunun sağ kanadının başında
Osman Bey, sol kanadının başında da Uruz vardır.
Romanda Harlak’a benzer yeni yerleşim yerlerinin kurulduğu da belirtilmektedir.
Stratejik bakımdan Harlak’a benzeyen İkizce’ye, Konya yöresinden gelen yeni
gruplar yerleştirilmiştir.
Zaman içinde yerleştikleri yerlere tekke ve zaviyelerini de kuran bu derviş
grupları,
Osmanlı’nın maddî ve mânevî gelişmesinde önemli roller oynamışlardır. Birçok
açıdan yozlaşan Anadolu’nun yerli Rum halkının arasına yepyeni bir misyon ve
düşünce ışığıyla giren bu insanlar, faaliyetleri ve yaşayışlarıyla İslâm dininin
en güzel temsilcisi olmuşlardır. Bu temsil bir yandan Osmanlı’nın çeşitli
açılardan gelişmesine zemin hazırlarken, diğer yandan da yerli halkın İslam’a
girmesine vesile olmuştur. Osmanlı belki de asıl fethi bu dervişlerin, dini,
sosyal hayatta temsil etmekte gösterdikleri başarıyla sağlamıştır. Bu insanlar
diyaloğa geçtiği insanlar üzerinde meydana getirdikleri tesirlerle orduların
yapamayacağı asıl fethi, gönül fethini, gerçekleştirmişlerdir. Böylelikle imar,
iskân, nakil ve emniyetle birlikte yeni bir devletin ikbalinin sağlam olmasında
ve sosyal hayatta kaynaşma için önemli olan inanç birliğine büyük katkılar
sağlamışlardır. Peygamberimiz (sas) döneminde Bizans Kralı Herakliyus’a
gönderilen mektupla başlatılan Anadoluya İslâm’ı taşıma faaliyeti, bu dervişler
vesilesiyle, yavaş yavaş hedefe ulaşmıştır. Bu dervişlerin Türk-İslâm tarihinde
üslendikleri önemli rolü Barkan şöyle özetler: “Dağ başlarını, hâlî ve çorak
toprakları işlemek için yerleşen, evlâtları çoğalınca köyler tesis eden ve
yerleştikleri toprakları yavaş yavaş bir kültür ve iktisat merkezi bir ma’mure
hâline sokan (bu insanlar), bu memlekete yalnız bir fetih ve işgal ordusu olarak
gelmeyen Türklerin memleket ve toprak açıcılarıdırlar. Yeni fethedilen bir
Hristiyan memleketinde, bu şekilde gelip dağ başlarında yerleşecek, oraların
imar ve emniyeti ile meşgul olacak ve tesis ettikleri merkezlerle İslâm’ı ve
Türk dilini yaymaya başlayacak misyonerlere ve gönüllü muhacirlere mâlik olmak
ise; yeni kurulmakta alan Türk devletinin en büyük kuvvetini temsil etmekte
olduğu meydandadır, imparatorluğu kuran kuvvet işte kendisinden bu kadar
emin”dir. 14 Ayverdi, Batı feodalizminin bilek gücünü temsil eden
şövalyeleriyle, Osmanlı’nın kurulmasında ve gelişmesinde büyük katkıları olan
iç-dış muvazenesini sağlamış bu dervişleri mukayese eder ve şu neticeye varır:
“Garb şövalyeliği târihî kaderini tüketip tasfiye olmakla dünya zarara
girmemiş, hattâ geniş bir nefes almıştır. Fakat kılıç ve bâzû kuvveti, şecâat ve
kahramanlık kadar, ruh terbiye ve disiplininin müşterek faâliyetinden doğan bu
örnek şövalye rûhu kaybolmakla, dünyanın ziyanı çok büyük olmuştur.” 15
Ecdadımız birçok şeyiyle bizler için bir örnek, bir model konumundadır. Çağın
gerektirdiği donanımlarla dünyanın çeşitli yerlerine giderek oralarda insanlığın
huzuru için ‘diyalog ve hoşgörü köprüleri’ kurmaya çalışan Anadolu insanının
faaliyetlerine, bir de ecdadın bir zamanlar üstlendiği bu misyonun penceresinden
bakmakta büyük faydalar vardır.
*) Ömer Lütfi
Barkan, Anadolu topraklarındaki faaliyetlerini, misyonlarını ve tarihimizdeki
yerlerini anlattığı uzun makalesinde bu derviş grupları için ‘Kolonizatör Türk
Dervişleri’ ifadesini kullanır. Biz ise yazımızda, kendimize ait bir değeri,
Batı menşeli bir kavram olan ‘Kolonizatör’ ile anlatmamak için aslına sâdık
kalarak ‘Horasan Erenleri’ ifadesini tercih ettik.
_________________
Dipnotlar:
1- Tunalı, Yağmur. Tarık Buğra’yla, Töre Dergisi, Ocak-Şubat 1981, sayı,
116–117, s. 3–15.
2- Barkan, Ö. Lütfi. Kolonizatör Türk Dervişleri, Vakıflar Dergisi, II. Sayı,
1942.
3- Barkan, Ö. Lütfi. Kolonizatör Türk Dervişleri, age.
4- Ayverdi, Sâmiha. Türk Tarihinde Osmanlı Asırları-1, Damla Yayınevi, İst.,
1977, s. 113.
5- Ayverdi, Sâmiha. age, s. 113
6- Buğra, Tarık. Osmancık, Ötüken yay., İst. 1985, s. 28.
7- Buğra, Tarık. age., s. 34.
8- Buğra, Tarık. age., s. 33.
9- Buğra, Tarık. age., s. 143–144.
10- Buğra, Tarık. age., s. 136.
11- Buğra, Tarık. age., s. 34–35.
12- Buğra, Tarık. age., s. 35–36.
13- Buğra, Tarık. age., s. 120.
14- Barkan, Ö. Lütfi. Kolonizatör Türk Dervişleri, age.
15- Ayverdi, Sâmiha. age, s. 115.