Öğrencinin

Adı Soyadı   : 

Sınıfı Numarası : :

   
 
 

                                              PAZARLIK

  Sıcak yaz gecesi Mahalle kahvesinin önündeki setin üstü sanki ufak bir bahçecikti. Ortada küçük bir havuz, içinde gazoz şişeleri, etrafında biraz çimen, kına çiçekleri… Kahve pencerelerine sicimler gerilmiş, gecesefaları, telgraf çiçekleri, kireçle sıvanmış yarım tenekeler içinde sardunyalar sıralanmış.

  Kapının sağ tarafında bazısı giyimli, birtakımı da gecelik entarileri, sarı hırkaları ile dört beş kişi. İstanbul’un son büyük zelzelesinden konuşuyorlardı. Gümrük aracılarından Faik Efendi, kırk beş yaşlarında uzun kara bıyıklı, esmer bir adam. Ayağının birini altına alarak, kaşlarını yukarı aşağı oynatarak anlatıyor:

  — Ben, diyor, hareket olurken Eminönü'nde idim. Feyzi Bey, Allah sizi inandırsın, o Yeni Cami minareleri yok mu birbirine dokunuyor ayrılıyor, dokunuyor ayrılıyor, o kaldırım taşları sanki su içinde fasulye kaynar gibi böyle kaynıyordu.

  Tramvay beygirlerine baktım, ayaklarını açmışlar yerde duruyor. O manavlarda ne kadar yemiş varsa hepsi dansa kalkmış. Herkes köprüye koştu, ben de koştum. Köprünün üstüne gelen yığıldı. En az beş yüz bin kişi vardı.

  Karşısındaki sarı hırkalı, zayıf uzun boylu, kalın sesli Harbiye Nezareti Maktûbi Kalemi müsevvitlerinden Feyzi Bey,

— Yok hacım, dedi, bu biraz fazla oldu. Faik Efendi bozulmuş, sordu:

— Neden? dedi.

  — Neden olacak elmasım, köprünün üstü beş yüz bin kişi alır mı?

  Faik Efendi kaşlarını kaldırıp düşündü. Dinleyenler gülümsediler. İmamın oğlu Rıza dedi ki;

  — Faik ağabey, ağzın kızdı da ölçüyü kaçırdın.

  — Yok, dedi Faik Efendi, valla lâtife değil, o zaman biz de bana şaştık.

  — Neye, şaştınız?

  — Köprünün bu kadar adam aldığına...

  — Canım, o kargaşalıkta saydınız mı?

  — Saymadık ama herhalde vardı... Artık, siz de bu kadar olmaz, insanda göz var, izan var... Canım köprünün üstünde kaç kişi var, insan bunu görmez mi? Bu meydanda bir şey. Feyzi Bey gülerek,

  —Canım hacım, dedi, düşünsene! Köprünün üstü beş yüz bin kişi alır mı? Alsa da yarım milyon adam buraya nasıl toplanır? Demek aşağı yukarı İstanbul halkının yarısı!

  — İstanbul halkının yarısı? Vardı ya,  ne zannediyorsunuz? Yarım milyon dediğin nedir?

  Etraftakiler çokça gülüştüler. Faik Efendi de biraz gevşer gibi oldu:

  — Adam, dedi, beş yüz bin olmasın da, dört yüz bin olsun!

  — Dört yüz bin de olmaz.

  — Neden?

  — E, hesap meydanda. Diyelim köprünün boyu olsun dört yüz metre, öyle mi?

  — Ne bileyim, ölçmedim ya!

  — Canım, şimdi beş yüz bin kişiyi gözle hesap ediyordun, köprüyü neden hesap edemiyorsun?

  - Ne bileyim ben, sizin sözünüze karşı söylüyorum!...

  Feyzi Bey hesap yaparken, Faik Efendi ona bakıyordu. Biraz düşünür gibi oldu. Kaşlarını oynatarak,

  — Ben hesap mesap bilmem, dedi, dört yüz bin yoksa iki yüz bin kişi ferah ferah vardı, isterseniz başkalarına da sorun.

  Biraz durdu. Sonra işe az daha tav vermiş olmak için,

  — Feyzi Bey, Feyzi Bey, dedi, bu, kahvede durup hesap halletmek değil, can pazarı kardeşim, herkes kendi başının derdine düşmüş. Denize düşen yılana sarılır.

  Feyzi Bey gülümsedi:

  — Yok, hacım, dedi, elbet dediğin doğrudur. Sen yalan söyleyecek değilsin yal Ben lâtife ettim.

  Dinleyenlerden biri,

  — Öyledir, öyle, dedi. Faik'in hakkı var...

  Sustular. Faik Efendi biraz bozulmuş, bir cigara çıkardı;

  Feyzi Bey gülerek,

  — Hacım, dedi, namuslu bir iş yapalım. Bir kere on bin de, sonra görüşelim.

  — Ne! Dünyada olmaz. En aşağıdan, en aşağıdan yirmi bin kişi vardı.

  İmamın oğlu dedi ki,

— On bin desem, Feyzi Bey kabul edecek mi?

— Feyzi Bey.

— Yok, dedi. On bin dersen alt yanını görüşeceğiz. Belki benim de sözüm var!

— Öyle ise ben de demem. İmamın oğlu dedi ki.

— Demezsin ama sonra sarakadan kurtulamazsın. Biliyorsun ya! Hem işi yalnız bu kadar değil, kaldırım taşlarını kaynattın, minareleri oynattın; bunların hepsi hesaba çekilecek. Bak, sen bilirsin!

Faik Efendi, yeniden Feyzi Bey’e:

— Ama canım, dedi, bu kadar da olmaz. Artık siz de büsbütün budala hesabına koydunuz. Ben bu kadar şeyi kestiremez miyim? Ne sanki on bin kişi de yok mu idi?

Feyzi Bey gülerek dedi ki,

— Hacım, gel beş binde uyuşalım. Ben biraz fedakârlık etmiş olurum ya! Neyse zarar etmez, sen yabancı değilsin. Dört bin sekiz yüz metre yerde beş bin adam, az şey değildir.

Faik Efendi hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktıktan sonra dedi ki,

— Razı olurum ama bir şartla... Sarmayacaksınız.

— Sarmayız, dediler.

— Öyle ise beş bin olsun.

— Pek âlâ razı olduk. Minarelerin oynadıklarını, kaldırımların kaynadıklarını sana bağışladık.

Faik Efendi oradan gitmeğe hazırlanarak,

— Bırakmıyorsunuz ki insan tatlı tatlı anlatsın, hemen pazarlığa girişiyorsunuz. Haydi, artık vakittir. Ben daha gidip çocukları komşudan alacağım. Anahtar bendedir. Onlar sonra kapıda kalırlar.

29 Mayıs 1923

(Otlakçı)

Harbiye Nezareti Mektûbi Kalemi: Bugünkü Millî Savunma Bakanlığı Sekreterliği.

İzan: ölçü.

Müsevvit: Resmi yazıların taslaklarını hazırlayan kimseye verilen ad.

Sarakadan: (Argo) Alay.

Sarmak: Alaya almak.

Hacım: Bir hitap sözü olarak kullanılmıştır. 
 

                                     SORULAR 
 

  1. Faik Efendi’nin, deprem sırasında gördüğünü söylediği durumlar nelerdir? Orada toplananlar bunlardan daha çok hangisine karşı çıkıyorlar? Niçin? (10 p)
  2. Faik Efendi tartışmanın sonunda eve erken dönüyor. Gerçekten evin anahtarı kendisinde olduğu için mi? Değilse niçin? Açıklayınız. (10 p)
  3. Hikâyedeki cümle yapısını inceleyerek yazarın üslûbu hakkında bilgi veriniz. (10 p)
  4. Türk Edebiyatında “Beş Hececiler” diye adlandırılan sanatçıların adlarını yazınız. (10 p)
  5. “Memleket Hikâyeleri, Çile, Üç Şehitler Destanı, Han Duvarları, Koçyiğit Köroğlu” gibi sanat eserlerinin yazarlarını yazınız. (10 p)
  6. “Yeşil pencerenden bir gül at bana, ışıklarla dolsun kalbimin içi.” tümcesinde bulunan kelime gruplarını tespit edip çeşitlerini belirtiniz. (10 p)
  7. “Pazarlık” adlı parçadan isim-fiil grubu, sıfat-fiil grubu ve zarf-fiil grubu olan birer cümle bulup yazınız. (10 p)
  8. “Aç susuz yaşarım; ama bayraksız asla yaşayamam.”
  1. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1932’de Türk diliyle ilgili
  1. İçerisinde bağlama ve kısaltma grupları olan bir cümle

        Not: Süre, bir ders saati; sorular 10’ar puandır.

                                          Başarılar dilerim. 
 

                                          Serdar ERASLAN

                                Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni