Özellikle Atatürk üzerine çalışmalarıyla tanınmış gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay; Birinci Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katılmıştır. Bir süre 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın emir subayı olarak Zeytindağı’nda görev almıştır. Bu kitabı ile İttihat ve Terakki dönemine uzunca değinen yazar, Meşrutiyetin kendisini anlatmak üzere yaşadığı olay ve anılarını aktarır.

Zeytindağı’nın tepesinde, Lût Denizine ve Gerek Dağları’na bakıyordu. Daha ötede, Kızıl Deniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen vardı. Başını çevirdiğinde Kamame’nin kubbesi gözüne çarptı. Burası Filistin’di. Daha aşağıda Lübnan, Suriye bir tarafta Süveyş Kanalı diğer yanda Basra Körfezi’ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız…

İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar bir türlü sadrazamlığı kendine layık görmemişti. Yazar o dönemler Tanin Gazetesi’nde yazıyordu. Bir müddet Talat Bey’in hususi kalem katibi idi. Cemal Bey de İstanbul muhafızı idi. Her cumartesi Tanin’de İstanbul Mektupları yazardı. Cemal Bey ile de bu sırada tanıştı.



Edirne’yi yeni aldığımızda Enver Paşa henüz binbaşı iken yazar, kendisini tanımıştı. Onu diktatör olarak tanımlıyordu. Türkiye’yi kurtarmak için sadece Alman zaferi yetmeyecek aynı zamanda Enver Paşa’dan da kurtulmak gerekecekti. Ama bunun için umut yoktu…

Bütün edebiyatı, Tanin gazetesinin cumartesi sayılarında garpçılık davasını gütmekle geçiyordu. İş sonraları, arkadaşları ile şiir ve edebiyat konuşulurdu. Yine de yürekleri Edirne’yi geri almanın, Bulgaristan’ı yenmenin sevinci ile atıyordu. Fakat o sıralar Büyük Harp çıkmıştı. İstanbul için üç şey vardı: Rus düşmanlığı, Alman gücü, İngiliz yenilmezliği…

Zeytindağı’nda 4. Ordu Karargahı’nın zabitleri ile Cemal Paşa’nın adamları diye iki sınıf oluşturulmuştu. Yazarın en korktuğu şey bu damga idi ve kendisine vurulan damga da; Cemal Paşa’nın adamı, olmuştu.

Osmanlı saltanatı son bürokrat iken, bürokrasi bile tam Arap ya da yarı Arap’tı. Türkleşmiş hiçbir Arap göremezken, Araplaşmamış Türk’e az rast geliniyordu. Osmanlı İmparatorluğu, buralarda ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi!

O zamanlar Suriye’de esaslı bir tedhiş politikasına neden gerek duyduğunu, Tiflis sokaklarında öldürülen Cemal Paşa bir sır olarak toprağa götürmüştü. Bolşevikler hesabına on binlercesine kendi eli ile hayat vermiş olduğu Ermeniler tarafından öldürülmüştü.

Enver Paşa, Cemal Paşa, birkaç kurmay ve iki karargahın subayları, uzun külahlı Mevleviler ve Ermeni garson, Medine’ye gitmişlerdi. Medine’de Peygamber kabri ile tüccarlık eden ahlaksız simsarlar doluydu. Uzaklardan gelen saf halka, harap köylerinin taşını, toprağını, kuyu suyunu bile satarlardı. Dini mallaştırıp maddeleştiren bir Asya pazarı idi burası! Kudüs ise dini oyunlaştırmış bir garp tiyatrosu. Burada da oteller yarı kilise, uşaklar yarı papaz, hizmetçiler yarı hemşireydi. Kamame Kilisesi’nin en büyük günü, İsa’nın ruhunun göğe çıktığı ateş günü idi…

Ne Kudüs’te ne Filistin’de aslında Hıristiyanlık diye bir mesele yoktu. Onların yerli meselesi; Yahudi-Arap meselesi idi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap! Eski Filistin Arap köyü idi; harap yapılar, hastalıklı insanlar… Yahudi Filistini’nde ise; kasabalar, portakal kokuları, Frenk incirleri vardı…

Suriye’yi Osmanlılaştırmak fikrinde olan Cemal Paşa, Beyrut’ta ki Amerikan ve eski Fransız Koleji’ne benzer modern Türk Okulları açmak istiyordu. Bunun için de Halide Edip Hanım’dan destek almıştı. Bunun yanında, Rumelihisarı’nı tamir ettirerek deniz müzesi, yabancı uzman yardımcılarla da örnek çiftlikler de yapmıştır…



Osmanlı entrikalarının kol gezdiği dönemlerde önce Cemal ve Talat Paşaların arası açılmıştı. Yalnız yazarın keşke dediği tek bir şey vardı: ‘’Enver yerine Cemal Harbiye Nazırı olsaydı, Birinci Dünya Harbi’ne girmezdik ve batmazdık!’’

Arabistan ve Irak çöllerinde yarı bağımsız şeyhlikler ve emirlikler vardı. Bunlara denizden İngiliz altını, karadan Osmanlı altını giderdi. Hail denen kasaba, beş altı bin kişi kadardı. Halk üç sınıftı: Asiller, melezler ve köleler! Asille dışarı kız vermez ve almazdı. Melezler, ak kadınlarla kölelerden çıkardı. Köleler ise alınıp satılan zencilerdi. Hükümet, kadı dedikleri şeyhten ibaretti ve nikah, miras, hırsızlık gibi vakalar ona verilecek rüşvetle hallolunurdu.

Enver Paşa’ya Alman dostu, Cemal Paşa’ya Fransız dostu denirdi. Çünkü Enver Paşa, Berlin de ateşemiliter ve Almancası kuvvetliydi. Cemal Paşa’nın ise, Almancası yok ama idare edecek bir Fransızcası vardı ve Fransa da parlak bir seyahat yapmıştı.

Yazarımız; Avusturya İmparatoru tarafından harp madalyası, bu madalyanın öneminden dolayı da memlekette kılıçlı liyakat madalyası kazanmıştı…

Suriye ve Filistin’e Almanlar çok önem veriyordu. Bu cephelerde Cemal Paşa bulunmuştu. Diğer taraftan hiç kimsenin durduramadığı İngiliz selini bir Türk, öz kumandan Mustafa Kemal tutmuştu.



Kudüs İngilizlerin elindeydi. Oradaki son Türklerin nasıl kahramanca vuruştukları gelip giden telgraflarda anlatılıyordu. Kudüs düşmüştü. Artık düşünülen sadece Anadolu ve İstanbul’du. İmparatorluğa veda ediyorduk. Şam’dan ayrılıp İstanbul’a döndüklerinde Cemal Paşa istifa edecekti ve ordu kumandanı olmayacaktı.

Sakarya’ya yaklaştıklarında, bir millet olarak kalmak ve başarılı olmak gerekliydi. Hazinede para kalmamış, bulma ihtimali de yok olmuştu. Ancak ilim, ihtisas ve tecrübe sahibi tek insan vardı: Mustafa Kemal!

Sakarya, Dumlupınar, İzmir, Lozan… Hepsi sayesinde ödenmişti.

Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!
Kurtuluş Harbini asla bırakmak fikrinde değildi: Vatan adamı olduğu için!



İşte yazarın bütün kitabın özü dediği buydu: ‘’İlim ve vatan adamı olunuz. Hiç biri yalnız başına ne sizi, ne de milletini kurtarabilir.’’




Yorum Gönder


Benzer Yazılar


Radyo tiyatrosu, televizyonun yaygınlaşmadığı dönemlerde insanlar tarafından beğeniyle dinlenen […]

ciz

Hüsnütalil (Güzel Nedene Bağlama): Bir olayı gerçek nedeninin dışında […]

ciz

Öz geçmiş (Curriculum Vitae = CV) Bir kişinin geçmişteki […]

ciz